En iyi arkadaşı ile ilk tarih

Her gün bir flood #7 (ben bu seriyi sevdim bayaı)

2020.11.20 18:09 SnooTomatoes3856 Her gün bir flood #7 (ben bu seriyi sevdim bayaı)

Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 3
akşam incide takılıyordum ki babam bini çıktı yanıma kapıyı tıklattı.. okan mı beyaz mı? diye sordum. ikisinin de amk aç kapıyı dedi. doğru cevabı verdiğinden açtım kapıyı. lan bu ne hal? diye bağırdı. ne var halimde? dedim. oğlum delirtme çıkar şunları diyor. taktığım sütyeni kastediyormuş amk.. bu herifin dar kafalılığı öldürecek beni. baba merve'ye aldım takmadı, o kadar para verdim. boşa mı gitsin? tasarruf yapıyorum dedim. tasarrufunu giberim diye bağırınca çıkarmak zorunda kaldım. tek tek tuvaletleri gezip boşa su akıyor mu? diye kontrol etmeyi biliyor oç. biz tasarruf yapınca suçlu oluyoruz. takacak ya bana, bahane arıyor. konuyu değiştirmek için zaman lerzan mutlu'yu ne kadar değiştirmiş, farkında mısın? diye sordum, giblemedi. böyle zekiliklerim vardır. aşırı bir tepki aldığımda olayı yumuşatmak için parlak zekamı devreye sokarım. ters ters bakıyor amk.. sen ne demeye geldin baba? dedim. demiyorum lan sana bir şey baba da deme bana amk dedi ve çıktı. oha amk itirafı kest. delirmek üzereydim.. babam kimdi benim amk? bu konuyu hemen açıklığa kavuşturmalı, incide arkamdan konuşulanları haklı çıkarmamalıydım.
not: lerzan mutlu annem olabilir.
hemen indim aşağıya sordum anneme. benim babam kim? dedim. mal mal konuşma git başımdan diyor. babam babam olmadığını iddia ediyor, kim benim babam cevapla çabuk, yoksa bida odama almam seni dedim. öyle deyince tırsmış olacak gitti babama sen ne dedin bu çocuğa? diye çıkıştı. ben biraz uzaklaştım, dayaktan korktuğum için. zaten duydum sonra babam yakışıksız ifadeler dillendiriyordu hakkımda. bunlardan bir gib çıkmayacaktı, kendi yöntemlerimle öğrenmeliydim. merve'nin yanına gittim. kapıyla küs olduğumuzdan ona bir şey söylemedim ve tıklattım. zaten onla harcayacak zamanım da yoktu. merve açtı kapıyı, ne var? dedi. önce benimle insan gibi konuşmasını, daha sonra göğüslerinin bir ara fotoğrafını çekmemiz gerektiğini, bir iş için lazım olduğunu tembihledim. git abi pff xs gibilerinden bir şey söyleyecek oldu, tuttum saçından. söyle, geçen saklayıp da söyleyemediğin şey neydi? benim gerçek babam kim? annem başka kimlere veriyor? dedim. sesi çıkmadı.. söyle çabuk yoksa nermin'in face profiline yine mesut yar'ın kilo vermeden önceki hallerinin fotoğraflarını atarım diye tehdit ettim, defol diye karşılık verdi. bu kız tam bir kevaşe.. artık anlaşılmıştı, aile içinden doğru cevap gelmeyecekti. bir an önce farklı yollara yönelmeliydim.
not: aradığım sorunun cevabı nermin'de olabilir.
sabaha kadar gözüme uyku girmedi. face'den, twitter'dan ve inci'den çeşitli duyurular yaptım. babamın kim olduğunu bilenlerin acil bana ulaşması gerektiğini yazdım. küfürle cevap verenlere gerekli tepkileri verip evden fırladım. 1. kata indim, yine o kadın çıktı. eşiniz evde mi? dedim. hayır dedi. oha bu saatte gelmedi mi hala? diye bağırdım. herif ağır tokmakçı amk evine bile uğramıyor. saçmalama işe gitti dedi. yemedim tabiki ama onla uğraşamazdım. sizin kocanız benim annemi gibmiş doğru mu? dedim. ne diyorsun sen defol git falan dedi küfür müfür bir şeyler saydırdı. dur kapatma kapıyı cevap ver dedim, kapattı huur kapıyı. annemin tadına varmış biri bu karıya katlanıyor olamaz deyip babamın bu adam olmadığına karar verdim. karşı komşu firuze teyzenin kapısını çaldım. eşiniz evde mi? diye sordum.. yok dedi. kocanızı kastediyorum, evde mi? dedim. yok evladım diye karşılık verdi. firuze teyze belanızı gibtirmeyin hepinizin eşi mi memur amk saat 8 buçuk deyince, bir şeylerden korkuyor olmalı ki kapıyı hakaret ederek kapattı. firuze teyzenin kocası ihtimalini aklımda tutmalıydım. firuze teyze bir şeyler saklıyor gibiydi. sıra 2. kattaki dairelere gelmişti.
not: 1. kattaki kadının adını hala bilmiyorum.
  1. kattakilerden birini tanıyorum da 4 numaraya hiç gitmemiştim. o yüzden önce tanıdığımdan başlayıp aradaki samimiyeti kullanmaya karar verdim. kapıyı çaldım, aramızdaki samimiyete olan inancından dolayı açtı kapıyı. aramızdaki samimiyete güvenerek nassın mehtap teyze görünmüyon? dedim. beni görmekten şaşırmış olacak ki ters ters baktı. kocanız annemi gibmiş doğru mu? diye sordum. sorgu tekniğidir bu, annem itiraf etmiş gibi yapıp lafı alacaktım ağzından. böyle zekiliklerim vardır. insanlara aklımla küçük oyunlar oynar, keskin zekam karşısında çırpınışlarını izlerim. lafı değiştirmek için terbiyesizlik yapma oğlum git işine hadi deyip kapıyı kapattı. bunların hepsi niye böyle davranıyor amk? 1 insan gibi sohbet edebilen olmaz mı koca apartmanda.. kocasından şüpheleniyor belli ki. bu ihtimali de cebe koyup 4 numaraya gittim. çaldım kapıyı benim yaşlarımda bir kız açtı. eşiniz evde mi? dedim. eşim yok benim, neden sordunuz? dedi. kocanızı kastediyorum hanımefendi, evde mi çabuk diye ısrar ettim. öğrenciyiz biz söyle ne söyleyeceksen diyor. bir an öğrenci ve kız olduğunu aklıma getirince çok heyecanlandım ve birkaç saniye aralıksız bakıştık. fakat benden hoşlanıyor olması, sorgu tekniğimden kaçabileceği anlsevgi gelmiyordu. babanız annemi bafilemiş doğru mu? dedim, gülüyor amk. oha bulmuştum galiba.. bu diğerleri gibi kapıyı kapatmamıştı. tabi bu benden hoşlanıyor olmasından da kaynaklanabilirdi ama gözlerinden babasını saklamak istediği gerçeğini okudum. bak dedim ayağını denk al, şahsi meselemizi sonra halledelim dedim ve babasının msn adresini istedim. uğraşamam senle deyip kapıyı kapattı. nihayet elime gerçekçi deliller geçmişti. ayrıca behzat ç'deki şule'den sonra ilk kez bir kızın benden hoşlandığını hissetmiştim. bu da olumlu bir gelişmeydi. neyse edindiğim bilgileri aklımda tutup 3. kattakileri sorguya çekmek vardı sırada.
    not: mehtap teyze ve erdal beşikçioğlu liseden sınıf arkadaşı olabilir.
  2. kattaki sinirli teyze biraz beni korkutsa da kapıyı çalmak zorundaydım. açtı ne var? dedi. olaya yumuşak girmek için natalie portman'ın léon'daki halini hatırlıyor musunuz? dedim. anlamadım? evladım işim var noldu? dedi. acelesi kendini ele veriyordu açıkçası. bu tavrı şüphelerimi artırmıştı. hanımefendi dalga geçmeyin benle, kocanız nerde? dedim. napacan kocamı? diyor. aklı sıra lafı değiştirecek oç. kadın biraz yaşlı olduğundan sorumu dikkatli sordum. muhterem beyefendinin validem ile vakt-i zamanında izdivaç ettiğini teferrüc ediyorum dedim. söylediğime cevap vermeyip lafı değiştirmeye çalıştı. annenin haberi var mı geldiğinden? dedi. sanane annemden oç deyip ondan önce kapıyı ben kapattım. sonra da açmadı oç. şüpheliler listeme eklenmekten kurtaramamıştı kocasını... karşı daireye geçtim. kapıyı tıklattım. kapıyı açan kadına ''oha siz burada mı oturuyordunuz? kapıcı sanıyordum sizi.'' dedim. ne diyorsun sen? falan bir şeyler geveledi. eşiniz evde mi dedim. yok bana söyle ne söyleyeceksen bebek içeride yalnız dedi. bebek kimden? diye sorunca biraz sinirlenip kapıyı kapattı. bu millet mal amk. babam tembihlemiş herhalde hepsine, konuşmayın demiş. bu adam tam bir oç, böyle bir şeyi benden saklayabileceğini nasıl düşünür? neyse şimdi gitmem gereken tek bir adres kalmıştı. firuze teyze.. fazla beklemeden bizim kata çıktım.
not: bebek önder açıkbaş'tan galiba.
bizim kata çıkıp firuze teyzelerin kapısını çaldım. firuze teyze kapıyı açınca bir şey söylemesine izin vermeden ''haykırmaaaak istiyoruoooğğmmmm konuşamıyorum'' eserini ilhan irem'in tarzıyla seslendirmeye başladım. bu daha samimi bir sohbet gerçekleştirmemizi sağlayabilirdi. noldu evladım yine? dedi. bakın firuze teyze sevişmek doğal bir şey ve insanın bir ihtiyacı. günümüzde yıldız tilbe bile sevişiyor dedim. oğlum git hiç sırası değil dedi. ne sırası değil? bu saatte görmeyin siz de şu işi kardeşim dedim. kapıyı kapatıyordu ki koydum ayağımı araya korkmasını sağladım. bildiğiniz gibi böyle çevikliklerim ve böyle zekiliklerim vardır. bu hareketimde iki yeteneğimi bir potada erittim. napıyorsun oğlum sen? git evine yürü dedi. eşiniz annemi emmiş doğru mu? dedim. anlamadığım birkaç arapça cümle söyleyerek kapıyı kapattı ve kafamı karıştırdığını sandı. fakat bu hareketleriyle kendini ele vermiş oldu. çünkü firuze teyzenin arapça bilme ihtimali çok düşüktü. böyle basit hamlelerle aklımı karıştırmayacağından şüpheliler listeme kocasını ekletmekten kaçamadı. yeterli bilgiyi toplamıştım. şimdi eve gidip taylor swift'in love story şarkısı eşliğinde bir durum değerlendirmesi yapacaktım. kapıyı çaldım, annem açtı. nereden geliyorsun? diye sordu. konuyu değiştirmek için defne joy foster öldü 3 gün yas tuttunuz, 30 şehit öldü şimdi neredesiniz? dedim. mal mal baktı, fırsattan istifade odamın yolunu tuttum.
not: ilhan irem, taylor swift'e kanye west'in yaptığı ayıbı yapmazdı.
harun kolçak posterimi ters çevirip duvara astım. şüphelilerin isimlerini, yaşlarını, duyabildiğim kadarıyla haftalık sevişme sayılarını yazdım. o sırada babam geldi, kapıyı tıklattı. gel lan kahvaltı yap dedi. yeterli eti cinim olduğunu, kapımın önünü derhal terk etmesse merdivenlerle konuşacağımı, bir daha onu üst kata çıkarmayacağımı söyledim. öyle deyince korkmuş olacak ki hiçbir şey demeden aşağı indi. elimdeki delilleri ve düşündüklerimi facebook, twitter, inci'de paylaştım. msn iletimi ''alem arka olmuş.'' yaptım. insanlardan yardım istedim. fakat herkes oçlik peşinde olduğu için gerekli küfürleri gerekli yerlere iletip sosyal ortamdan da umudumu kestim. neden herkes bana karşı amk bir anlasam... daha sonra kapım çalındı, gelen merveydi. şaşırdım amk hangi dağda kurt öldü? diye sorup biraz gülümsedim. abi açar mısın kapıyı? dedi. önce soruma cevap ver dedim. abi aç şu kapıyı diye bağırınca daha fazla sinirlendirmemek için kapıyı açtım ve hangi dağda kurt öldü? derken gerçek bir soru sormadığımı, kendisine bir espri yaptığımı belirttim. yoksa 12 yaşında kız nerden bilsin amk nerde kim öldü * böyle esprili anlarım vardır. sivri zekamla beklenmedik espriler yapar, insanları aralıksız güldürürüm. neyse derdin ne merve? sütyensiz birini odama almadığımı biliyorsun, acele et dedim. bir fotoğraf çıkarıp, abi bu iğrenç şeyi niye yatağımın altına koydun? dedi. o iğrenç dediği şeyin david fincher'ın 25 kare tekniği olduğunu ve fight club'ın final sahnesinde bulunduğunu belirttim. merve iyi kız, hoş kız da cahil biraz galiba.. bir daha yapma böyle şeyler yeter artık dedi. konuyu değiştirmek için bu yaşar nuri öztürk saba tümer'e neden bu kadar sinirli? diye sordum. aklı karışmış olacak ki cevap vermeden çıktı odadan. ben de işime bakmaya devam ettim.
not: helena bonham carter yaşar nuri öztürk'ten hoşlanıyor. ikisinin de 3 ismi var.
duvardaki yazdıklarıma bakarak bir süre düşündüm. daha sonra benden hoşlanan öğrenci kızla şükran teyzenin akraba olduklarını farkettim. bu da firuze teyzenin kocasının benim babam olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. indim aşağıya annem mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. anne firuze teyzenin kocasıyla nereden tanışıyorsunuz? dedim daha mevzuya girmeden. böyle zekiliklerim vardır. konuya farklı bir yerden girer, karşımdaki insanın aklımın oltasına düşmesini beklerim. fakat annem git başımdan, uğraşamam gibi basit kelimelerle beni başından atmaya çalıştı. yemedim tabiki, ama yine de çok üstüne gitmeden lafı ağzından alıyım diye kim kardashian'ın en küçük kız kardeşinin model olmak istediğinden bahsettim. yine aynı basitlikte cümlelerle lafı geçiştirmeye çalışınca kafasını karıştırmak için requim for a dream'in ne kadar overrated bir film olduğundan bahsettim ona. fakat kadına işlemiyordu. anlaşılmıştı, çözülmesi için biraz daha zaman vardı. ben de yukarı çıkıp biraz kafamı dağıtmalı, başka şeylere yoğunlaşmalıydım. bu kadar düşünmek bana bile fazla gelmişti. inci'ye girip semiha berksoy ferresi yolla diyene yolluyorum başlığı açtım. pek ilgi görmeyince twitter'a girip birkaç güldüren şaka yaptım. kimse rtlemeyince face'e girip liseden arkadaşım pelin'in duvarına halil sezai paracıklıoğlu senden hoşlanıyor yazdım. 2 dakika sonra kaldırdı gönderimi oç. herkes bana karşı amk böyle dünyanın necati ateş'ini gibiyim deyip uykuya dalmaya karar verdim ve yatağa yattım. bir an önce sabah olmasını ve planlarımı hayata geçirmeyi istiyordum.
not: pelin kim kardashian'ın erkek kardeşine veriyor. eminim...
sabah kalktım erkenden reserved ne demek ola ki amk? diye düşündüm biraz. daha sonra quentin tarantino'nun adını hatırlayamadığım bir filmine gönderme olduğuna karar verip işe koyulmayı tercih ettim. merve'nin odasına inip biraz kapıyla dertleşmek istedim, fakat cevap vermedi oç. tüm dünya bana karşı birleşmiş amk deyip eticin+cappy i mideye indirdikten sonra firuze teyzelerin daireye indim. kapıyı tıkladım, açan olmadı. fakat içerde ayak sesleri vardı amk uyuyor olamazlardı. böyle zekiliklerim vardır, şeytanı ayrıntıda arar, aklımı kullanarak yerinde gözlemler yaparım. açmaları için kapıyı daha sert vurmaya başladıktan sonra firuze teyze açtı kapıyı. bir şey dememe izin vermeden bak çıkacam söyleyecem artık sizinkilere yeter böyle oğlum, acıyorum ses çıkarmıyorum dedim. sen kimsin bana acıyorsun firuzan teyze? kocanı çağır dedim. adını firuzan olarak telaffuz ettim ki onu önemsemiyor gibi bir görüntü verip, karşımda ezilmesini sağlayım. böyle hınzırlıklarım vardır. kocamı çağırırsam dayak yersin, git bak dedi. babam değil mi? döver de, sever de.. karışmayın çağırın dedim. ne diyorsun oğlum sen, çık elimi belada koyma diyor oç. eğer kocasını çağırmassa zabıta ya da pakize suda'yı çağıracağımı belirttim. fakat kadın oralı olmadı.. yetmezmiş gibi kapıyı yüzüme kapattı. oğlunuz büyüyünce önder açıkbaş gibi olacak hepiniz oç siniz deyip bizim daireye çıktım. konuyu manevi babama açma vakti gelmişti.
not: reservedla ilgili filmde pakize suda oynuyordu galiba.
kahvaltı masasına oturup bir süre herkesin uyanmasını bekledim. o sırada abraham lincoln'ün annemle ne ilgisi olabilir? diye düşündüm. neyse ki ilk uyanan babam oldu. napıyon lan burda? uyumadın mı? dedi. uyuduğumu, çünkü beynimin en fazla uyurken geliştiğini belirttim. beynini gibiyim gibilerinden ucuz bir laf etti. bu adamın aklı sıra benle taşak geçmesi çok sinirlerimi bozuyor. manevi babam olduğunu öğrendikten sonra bıçaklamayı düşünmüyor değilim. neyse buna daha fazla takılmayıp onu popülasyon genetiğinin kurucuları ingiliz biyologlar ronald fisher ve j.b.s. haldane için 1 dakikalık saygı duruşuna davet ettim. giblemedi oç.. tabi ben hiç bozmadan duygulu bir 1 dakika yaşadıktan sonra konuya girmeye çalıştım. fakat bu oç döver diye yavaş yavaş bahsetmeliydim içimdekilerden. ilk insan ademse ya bu kızını gibti, ya da oğulları kız kardeşlerini? diyerek bir sohbet konusu açmaya çalıştım. sabah sabah sürünme yine.. diyince olayı mantık boyutundan şiddet boyutuna taşımamak için lafı uzatmadım. önce sevecen olmalıydım. bak dedim sen de bu yaşıma kadar büyüttün ettin, aç susuz koymadın eti cinim ekgib olmadı sağol dedim. ne diyon sen amk? diyor oç hala işin gırgırında. baba, bak hala baba diyorum sana. sen kim olduğunu söylemedin ama ben gerçek babamı buldum dedim. ilk başta şaşırdı, sonra zekama şaşırmış olacak ki hafif gülümsedi. kimmiş? dedi joe biden dedim. oç kahkaha atıyor karşımda. ne gülüyorsun amk baktım netten ben joe biden türkiye'yi başkan yardımcısı olmadan önce defalarca ziyaret etmiş dedim. oğlum bak sinirleniyorum, gibtir git diyor bana muallaknin evladı. hayır dedemi tanımasam manevi babama böyle söylememem gerektiğini düşünücem. ama biliyorum dedemi, kesin muallaknin evladı bu. az önce buraya gelip düşünmeye başlayana kadar firuze teyzenin kocası sanıyordum. o da bafiliyor annemi ama benim babam o değil, az önce düşününce farkettim dedim. ayağa kalktı bu hiçbir şey demeden üzerime yürüdü. şiddet çözüm değil, mantıklı ol. joe biden olmayacak da kim olacak? bunu daha önce düşünmemiş olmam saçma değil mi? diyecektim saç.. diyebildim. ağzıma burnuma daldı amk. bu kez farklı oldu biraz. 1 dişim kırıldı, gözüm 10 dakika içinde hafif morlaştı. elmacık kemiklerim çok acıyordu. vurdukça da kesmedi öncekiler gibi oç. neyse bıraktı gidiyordu sen benim maddi babam değilsin dövemezsin beni diye bağırdım. maddi o anlamda kullanılmaz gerizekalı diye yanıt verip odasına gitti. hmmmm bunu biraz düşünmeliydim.
not: ronald fisher, joe biden'ı duşta seyretmiş.
bir süre burnumdan yere damlayan kanları izleyip kafamda robert downey jr.'ın sherlock holmes performansını değerlendirdim. annem uyanmış amk o geldi ne oldu yine? ne bu halin? salim allah belanı versin deyip ağlamaya başladı. haltları sen yiyorsun, dayağını ben yiyorum anne dedim. ne yaptın yine gerizekalı? sorusuyla karşılık verdi. joe biden'ın babam olduğunu manevi babama söylediğimi belirttim. gözlerinden okudum bir yıllar öncesine gitti.. hiçbir şey demedi, ilk yardım gereçlerini getirdi. bunların yararı olmayacağını, acil bana merve'nin ojelerinin lazım olduğunu söyledim, takmadı. benim de kalkıp onları getirecek halim yoktu açıkçası. her tarafım acıyordu. daha sonra babam oç geldi annemle sırtladılar beni odama taşıdılar. güya şefkatli görünüp joe biden'ı aramama, onları terk etmeme engel olacak oç. ama yağma yok.. iyileştikten sonra ona gününü göstermeye karar verdim. gözlerim dolacak gibi oldu, kendimi tutmak için youtube'a girip harun kolçak'ın ''gir kanıma'' klibini izledim. biraz daha iyiydim.. biraz kafamı farklı şeylere odaklamam gerekiyordu yine. zeki insanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. o yüzden kafamdaki bir diğer önemli soru önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? ya yeniden cevap aramaya çalıştım. kendisinin okan bayülgen ile eşit iq'da olduğunda bir kez daha karar kıldım ama dediğim gibi bunu zaten biliyordum. bana daha farklı argümanlar lazımdı.
not: babam oç önder açıkbaş'a kızıyor, sinirini bizden çıkarıyor.
neyse google görsellerden ibrahim erkal fotoğraflarına bakıp sakinleştikten sonra youtube'a girip mustafa karadeniz kamera şakaları izledim. artık iyiydim... şimdi joe biden'a ulaşmak lazımdı. twitter'da kendisini followlayıp birkaç mention attım. facebook duvarıma joe biden beni bul, konuşmamız gerek yazarak telefon numaramı paylaştım. son olarak serkan inci'ye pm atıp beni joe biden ile tanıştırmasını rica ettim. bu ikilinin liseden arkadaş olduğunu düşünürken keşfetmiştim. her tarafım ağrıdığından aşağı inemezdim. anneme seslenip gelmesini söyledim. gelince robert plant'in vokalistliğini yaptığı efsane ingiliz rock grubunun ismini sordum. bilemedi cahil oç... yine de içeri aldım çünkü durum ciddiydi. annem içeri girince manidar olsun diye youtube'dan metin ışık'ın lay lay lom eserini açtım. böyle zekiliklerim vardır. yaptığım eylemlerle insanlara mesajlar verir, onları beynimin labirentlerine davet ederim. ne diyorsun söyle çabuk? bir ihtiyacın mı var? dedi. anne joe biden'a acil ulaşmam lazım. telefon numarası vardır sende, versene.. dedim. hiçbir şey demeden çıktı odadan oç. beni peydahlamayı biliyorsun. o zaman bazı sorulara da cevap vereceksin amk. neyse ben yeteri kadar zekiydim, kimseye ihtiyacım yoktu. açtım yeniden twitter'ı baktım beni ne followlamış, ne sorduğuma cevap vermiş. bu beni biraz üzdü. herkesten sonra onun da bana sırtını dönmesi fazla ağır olmuştu. tavrımı anlasın, kendine çeki düzen versin diye son kez ''followa follow aqar agaaaaaaa'' yazıp kendisini unfollowladım. baktım facebook'taki çağrıma da cevap verdiği yok, dikkat çekmek için gönderimin altına ''a tempest of siblings, business and fame engulf olympic decathlete bruce jenner and paparazzi fave kim kardashian as their huge hollywood families collide.'' yazdım. hani adam ingilizce biliyor ya.. o açıdan. böyle zekiliklerim vardır. her bireyi kendi başına, kendi şartlarıyla değerlendirip onları aklımın kapanına sokarım. inci'deki inboxım da hala boş olduğuna göre biraz daha beklemem gerektiğine, bu sırada hegel şükran teyze akrabalığının ne anlama geldiğini düşünebileceğime karar verdim.
not: mustafa karadeniz hegel'i çok komik şakalardı.
sağ dizimdeki, dirseklerimdeki ve elmacık kemiğimin üst kısımlarındaki morluklara merve'nin daha önce kaçırdığım ojesini sürüp biraz dinlenmeye çekildim. 2-3 saatlik bir uyku çektikten sonra inci'ye girdim. inboxım hala boştu. serkan inci'ye sen git hala fakir gibi dilen, bir işimize yardımcı olma oç yazdıktan sonra balkona çıkıp ela'nın gelmesini bekledim. bir kere de sözünde dur amk kızı yaralıyız bir de. tam 45 dakika bekletti. ben de daha fazla beklemedim ki tavrımı anlasın. böyle zekiliklerim vardır. gerekli durumlarda sinirimi beynimin kıvrımlarıyla harmanlayıp ortaya akıl ürünü, zekice tepkiler çıkartırım. kapım tıklandı, gelen manevi babammış. steven spielberg mü? david lynch mi? diye sordum. gibtirme onları bana aç şu kapıyı dedi. bu adamda gelişme var amk. bu ara hiçbir soruyu kaçırmıyor. doğru yanıtı duyar duymaz açtım kapıyı. buyur ne vardı? dedim. oğlum bir an aşırı sinirlendim, böyle olsun istemezdim, kusura bakma dedi. joe biden'a ulaşacağımı anlayınca arkaü tutuştu oç nin. yine de asıl niyetini anlamamazlıktan gelerek olur böyle şeyler baba dedim. aferin bak, yarak yarak konuşma adam ol şöyle diyor. güzel ortamı bozmamak, lafı değiştirmek için dostoyevski'deki st. petersburg tasvirleri başka kimde var allasen? diye sordum. aval aval baktı. bak baba dedim, madem yapıcı konuşuyoruz. ben önemli değilim, artık düşünme beni.. ben bakarım başımın çaresine dedim. aferin oğlum dedi. ama merve adına endişeleniyorum baba, face'den sınıfındaki erkek arkadaşlarıyla konuştum kimseyle sevişmemiş dedim. daha lafa devam edecektim kalktı gidiyor saygısız oç.. dur dedim nereye gidiyorsun amk? almayım ayağımın altına bak zor tutuyorum kendimi diyor. bu adamın pgibolojik desteğe ihtiyacı var amk. olur olmaz yerde dayak atmaya çalışıyor. merdivenlerden inerken annen yemek hazırladı getirsin odana söyleyim de dedi. annemden sanane oç deyip kapıyı kapattım, üzerine kitledim.
not: ela'yı david lynch'e yar etmem. niyetlerinin farkındayım ama bu asla olmayacak.
baktım face'e, twitter'a joe biden'dan hala ses yok. bu annem de 1 kere olsun adam gibi adama vermiyor amk. babam olma ihtimali olan herkes oç. neyse çıktı annem yemek getirdim aç kapıyı diyor. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim. oğlum aç kapıyı uğraşamam senle diye karşlık verdi. fakat yağma yoktu. şu sorularıma bu evde artık cevap verilecek amk. ciddi bir şey soruyorum, önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diyerek sorumu tekrarladım. buraya bırakıyorum yemeği alırsın dedi. açtım kapıyı pilav nohut var.. üzerine vişneli cappy döküp afiyetle yedim. tam hatırlayamadığım bir şeye sinirlenip boşların olduğu tepsiyi yatağın altına sakladım. harun kolçak'ın gir kanıma klibini izleyip sakinleştikten sonra yeniden joe biden'ı bulmanın yollarını aradım. birden joe biden'ın bizim apartmandaki öğrenci kızın akrabası olduğu aklıma geldi. o kızla hemen konuşmalıydım. evden çıkmama izin vermeyeceklerinden üst kattan sıvışmaya karar verdim. böyle zekiliklerim vardır. insanların benim üzerimde kurmaya çalıştıkları baskıya, onlara akıl oyunları yapıp, beklenmedik anda beklenmedik eylemlerde bulunarak cevap veririm. yürümekte zorlandığım için kızın katına inmem 15 dakikamı aldı. ama sonunda varmıştım. tıkladım kapıyı, açtı. konuya alakalı bir yerden girmek için bu model grubunun solisti neden spastik kız çocuğu taklidi yapıyor? diye sordum, gülümsedi. bu olumlu bir gelişmeydi, balık oltaya geliyordu. ne vardı? dedi. joe biden'ın telefon numarası lazım dedim. o kim? diyor amk. yeni nesil ecdadını akrabasını tanımıyor ayıp oç dedim. şaşırmış görünüyordu.. daha sonra anlamlı bir sosyal mesaj vermek için ''ecdad tarih yazmış, torun okumaktan aciz.'' diye bağırdım. ehehe ne kullanıyorsan aynısından istiyorum deyip kapıyı kapattı. oha! oha oha oha oha wowwww... ekşici lan bu dedim. espriyi kest dedim. telefon numarasını alamasam da kızın ekşici olduğu bilgisine ulaştım. bu da joe biden ile ekşiyi direk ilişkili kılıyordu. zaten daha önce şüphelendiğim bir durum olduğundan bir an önce odama çıkıp bunun üzerine düşünmeye karar verdim. yaklaşık yarım saat sonra kimseye farkettirmeden odamdaydım.
not: öğrenci kız geceleri evinde harun kolçak'ı misafir ediyor.
daha sonra odamda enrique iglesias'ın hero klibini izlerken joe biden-ekşi ilişkisini düşündüm bir süre. tüm bu karışıklığın arkasından roberto baggio'nun çıkabileceğini tahmin ediyordum. twitter'da ve facebook'ta durumumumu edit:imla diye güncellendim. birkaç film izledim beğenmedim, birkaç şarkı dinledim ağır eleştirdim. aralarına sızarsam belki daha kolay çözülürler diye düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanlara yakın davranıp bana güvenmelerini sağladıktan sonra onları beynimin duvarlarına hapsederek istediklerimi vermelerini sağlarım. fakat 2 saat boyunca kimseden ses çıkmamıştı. merve'nin odasına inip konuyu kapıya açmaya karar verdim. indim aşağıya, bak dedim kapı; aramızda çeşitli gerginlikler, hoş olmayan olaylar yaşandı. gel geçmişe bir sünger çekelim. dedim. hiç cevap vermedi oç. yine de büyüklük bende kalmalıydı. eğer barışmak istersen ben odamdayım, harun kolçak dinleyip birbirimize el şakası yaparız dedim. tamam gibilerinden kolunu oynattı. merve açtı kapıyı.. napıyorsun abi burda? diyor. hiç dedim bir meseleyi hallettik. bak merve dedim kaç gündür babamı arıyorum ve kendisine ulaşmama ramak kaldı. ona ulaştıktan sonra sizi terk edecem. aklım sende kalarak gitmeyim, şu aldığım sütyenleri kullan artık dedim. bak çağırırım babamı? diye tehdit ediyor oç. hemen konuyu değiştirdim. bu egemen bağış ne komik adam değil mi? seviyorum vallahi dedim. o kim abi diyor cahil oç. hem sütyensizsin, hem cahil daha fazla muhattap olamam deyip odayı terk ettim. giderken kapıya selamımı çaktım. daha sonra apartmandaki daireleri gezip behzat ç. izleyip izlemediklerini sordum. verilen cevaplara göre apartmandaki oçlik oranını hesapladım. sonuçlar beni üzmüştü.
not: roberto baggio ve akbaba aynı kızdan hoşlanıyorlar.
ertesi gün akşsevgi kadar incide takıldım, eti cin yedim, ela'yı bekledim vs.. akşam olduğunda aşağı indim. herkes salondayken mandalina aşıracaktım. sesimi duymuş olacaklar ki manevi babam salona çağırdı, gittim. ne vardı? dedim. gel yanımızda otur, dizi izleyelim dedi. arkaü tutuştu oç nun.. yine de annemin hatırına oturdum. hiç ağzımı açmadan 20 dakika bekledim. daha sonra fatmagül'ün teyzesine sinirlenip masanın üstündeki bardağı televizyona fırlatınca babam elinin tersiyle suratıma bir tane yapıştırıp odadan kovdu. üvey baban mı var derdin var amk.. neyse odama çıkıp bir süre astrofizik üzerine düşündüm, hubble ultra derin alanını seyrettim. bundan da sıkılınca şükran teyzelerin kapısını çalmak için üst kattan sıvıştım. kapıyı tıkladım, şükran teyze açtı. oo nasılsın şükran teyze, mehmet amca yok mu? dedim. var içeride demeye kalmadı o oç da geldi. kapat kapıyı şükran diyor oç.. mehmet amca babam karınızı tokmaklıyorsa sorunu onla çözün, zaten kendisi öz babam bile değil dedim. git elimden kaza çıkacak diyor amk oğlu. neyse alt kata benden hoşlanan öğrenci kızın dairesine indim, kapıyı tıklatınca hemen açıyor. bu çok iyi bir özellik. insan ilişkilerinin etik kuralları gereği naber? dedim. iyi canım sen diyor. bu da hemen atacak kapağı oç.. ağırdan al kızım. evlenecez demedik. canım manım ne ayaksın? neyse kardeşimin pedi bitmiş de sizden alabilir miyiz? dedim. tabi dedi. ama mümkünse kullanılmış olsun diye rica ettim. öyle deyince bir döndü kaç yaşında senin kardeşin? diyor. ne alakaysa amk bu kızın kafada bir kırıklık var. 12 ne oldu da? dedim. kapıyı yüzüme kapattı. amk sen bana naz yapacan diye kardeşim zor durumda kalacak bencil oç. ilişkimizle ilgili meseleleri bire bir halledelim kızı niye mağdur ediyorsun? bunları söylemek için kapıyı bir kez daha tıkladım, yine açtı sağ olsun. konuya farklı yerden girip tepkisini azaltmak için plüton'a da çok ayıp ettiler ha.. dedim. ya arkadaşım ne istiyorsun benden? dedi. 1 ped rica ettik küfretmediğin kaldı. aramızdaki sorunları baş başa halledelim, şimdi pedi ver dedim. annenle tanışıyoruz, ona bir bir söyleyecem bunları deyip kapıyı kapattı. sanana annemden oç deyip kapıya bir tekme attım ve ben de yukarı çıktım. manevi babam çağırdı yanına, gittim. he dedim, noldu? haftaya azize halanlar geliyormuş, 1 hafta kalacaklar dedi. burcu bakireyse almam eve deyip odama çıktım. azize halam ilginç bir kadındır.. daha önce mehmet amca ve 1. kattaki kadının kocasıyla kısa süreli ilişkiler yaşadı, yürütemedi. gençliğinde mehmet demirkol ile 2 yıllık bir beraberlik yaşamış. şimdi bizim süleyman enişteyle evli görünüyor.
not: benim manitanın babasıyla süleyman eniştenin sık sık öpüştüğünü duydum.
halamların geleceği gün erkenden kalktım. vücudumun kıldan muzdarip yerlerini tıraş ettim. duşumu alıp, kolonyamı sürdükten sonra artık hazırdım. annemler aşağıda hazırlıkları tamamlamıştı. annem geleceklerinden dolayı baya sevinçli görünüyor ama eniştemin gelmediğinden haberi yok herhalde. 2 yıl önce yazlıklarına gittiğimizde eniştemle mutfakta buluşuyorlardı. gözlerimle gördüm.. neyse kapı çaldı indim hemen aşağı. halamlar geldiler falan, burcu ve ekrem de gelmişti. ekrem oç benim hasmım.. benden nefret ediyor biliyorum. yine de burcu'nun hatrına ona katlanmak zorundayım. neyse halamın elini öptüm burcu'yu öptüm falan. tokalaşma merasimi vs.. merve malıyla burcu bir garip hareketler yapıyorlar, ilginç sesler çıkarıyorlar falan. ne yapmak istediklerini tam anlamadım ama sonunda sarıldılar da olay tatlıya bağlandı allahtan. neyse salona geçtik biraz sohbet etmek için. annem açlığınız var mı? diye sordu. ne biçim soru soruyorsun anne, yıllardır giriş katında kirada oturuyorlar? dedim. sen sus diye yanıt verdi. bu kadın tam mal ya.. neyse sen nasılsın oğlum? diye sordu halam. iyiyim hala kız arkadaşım ve yeterli eti cinim var. sen nasılsın? dedim. biz de iyiyiz çok şükür dedi. nasıl iyisin hala? burcu'nun hala göğüsleri büyümemiş. ne rahat insanlarsınız? dedim. babam gibtir ol git gelme buraya diye kolumdan sürükleyerek odadan kovdu. oç 2 dakika hasret gidermemizi de kıskandı. gerçek babam olmadığını sanırım halam da bilmiyor. telaşı ondan... neyse merve'lerin odasına gidip burcu ile merve'yi beklemeye karar verdim. beraber yatacaklardı çünkü.. onlarla etraflıca bu göğüs meselesini konuşmalıydım. gittiğimde kapı kilitli değildi, girdim içeri. kapıyla 5 dakika kadar sohbet ettikten sonra merve ile burcu geldi. kevaşe merve abi ne işin var burda? çık diyor oç. bekle dedim burcu'ya bir şey sormam lazım. sor abi dedi burcu. ekrem hala kızgın mı bana? dedim. niye ki? dedi. ben ten kol saatini cinsel uzvuma taktığımdan beri bana hep ters davranıyordu dedim. yok abi seviyor seni dedi.. oç ekrem o imajı yaratmış ailesinde bilerek.. böyle şeytanlıkları vardır. asıl düşündüğünü son ana kadar söylemeyip, olayların istediği gibi şekillenmesini ister. açıkçası ekrem'den korkuyordum ve bu konuyu annem benim için çözmeliydi. gittim mutfağa annemi yanıma çağırdım. korkumu belli etmemek için konuya farklı yerden girerek okul filmi vardı taylan biraderlerin, sinem kobal oynuyordu. ne korkmuştuk değil mi? dedim. cevap vermiyor oç.. bak anne dedim bu ekrem beni üzüyor. garip hareketleri var deli gibi bir çocuk bu. ayrıca biliyorum ki benden kurtulmanın planlarını yapıyor, benden nefret ediyor dedim. saçmalama oğlum 8 yaşında çocuğun senle ne derdi olsun? diyor oç. ölsem gitsem umurlarında değilim.
not: ekrem okul filminden daha korkunç.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.16 07:41 sum-poopins Bilgiyi Nasıl Süzgeçten Geçiriyorum?

Merhabalar, geçenlerde u/Eti_Mola isimli arkadaş, yazdığım bir yazının, kendisinin eleştirel bakış açısına katkı sağladığından ve ona yeni bir alışkanlık kazandırdığından bahsetti. Bu da, bana bir fikir verdi: edindiğim bilgilere nasıl ulaştığımı ve bunları nasıl süzgeçten geçirdiğimi anlatmak. Başka bir deyişle, bilgi edinme konusunda nasıl bir yöntem izliyorum? Bu soruyu cevaplamanın yararlı olacağını düşünüyorum çünkü oldukça önemli bir konu. İzlediğim yöntem, bilimsel yöntemin bir taklidi olan, empirik bir düşünme şeklidir. Aşağıda yazacaklarımın her şeyi kapsayacağı ve size mükemmel bir yöntem sunacağı iddiasında değilim. Lakin yararlı olacaktır.

Yöntem

- %100 gerçeğe ulaşabileceğimiz iddiasını reddediyorum. Bu yaklaşımım, bilimsel yöntemdeki yanlışlanabilirlik ilkesinin öneminden gelmektir. Bilimdeki hiçbir açıklama yanlışlanamaz değildir. Gözlemlediğimiz olgular ve bunları açıklayan hipotezler vardır. Bu hipotezlerin bolca kanıtlarla desteklenmiş hallerine teori deriz. Bilimsel yöntemin işleyişini kavramış insanlar bilecektir ki, bilimdeki hiçbir teori "%100 gerçek" değildir. Bu teorilerin, şu ya da bu yanları sürekli olarak değiştirilir, hatta kimi zaman teoriler tamamen terk edilir. Bunun sebebi, her şeyin göreli olması veya bilimin keyfi bir uğraş olması değildir. Hayır, bunun sebepleri, yeni kanıtlar keşfetmemiz, zamanla daha iyi açıklamalar bulmamızdır.
Bir örnek olarak, Darwin'in doğal seçilim yoluyla evrim teorisi verilebilir. Bu teori ortaya çıktığında, genetik bilgisi yoktu. Zamanla genetik alanı kuruldu ve "zararlı veya yararlı mutasyonlar" ile evrimin gerçekleştiği keşfedildi. Bu keşif, Darwin'in teorisinin temel ilkelerini yok etmedi fakat onların üstüne kurdu. Ancak zamanla bunun da aşırı basitleştirme olduğu anlaşıldı. Mutasyonlar yakından incelendiğinde, mutasyonların çoğunun yararlı veya zararlı değil, nötral mutasyonlar olduğu keşfedildi. Yani, kalıtsal materyal üstündeki değişikliklerin çoğunun canlıya bir etkisi olmuyordu (bkz: modern sentez). Bu, yine, Darwin'in teorisinin temel prensiplerini değiştirmedi fakat onlara ekleme yaptı, açıklama gücümüzü arttırdı. Lakin iş burada da bitmiyor! Daha da yakından yapılan incelemeler, "nötral" mutasyonların çoğunun, çok hafif yararlı veya zararlı olduğunu gösterdi. Yine, temel prensipler değişmese de, detay arttı ve gerçeğe bir adım daha yaklaşıldı.
Doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, bu açıdan güzel bir örnektir. Gerçeğe nasıl aşama aşama yaklaştığımızı gösterir. Lakin bilimsel bilginin ilerlemesinin tek yolu bu değildir. Kimi zaman, teorilerin ne kadar eksik ve yetersiz olduğu da anlaşılmıştır. Örneğin, Newton'un sözümona "kanunları" sadece belirli koşullar altında geçerlidir. Evren bazında düşündüğünüzde, görelilik dolayısıyla iş çok daha farklılaşmaktadır.
Yukarıda "üstüne kurulan" ve "kısıtlı" teorilere örnek verildi. Başka bir teori tipi, yanlışlanma oranı çok daha yüksek olandır. Buna, Thomson'ın atom teorisi örneği verilebilir. Thomson'a göre, atomlar çikolata parçacıklı kurabiyeye benziyordu. Kurabiyenin un kısmını protonlar ve çikolata parçacığı kısmını elektronlar oluşturuyordu. Bugün biliyoruz ki, bu teoride oldukça yanlıştır. Lakin kuantum fiziği konusundaki ilk keşiflerin yapıldığı dönemde, elindeki verileri en iyi açıklayan teori olarak Thomson'ın aklına bu gelmişti. Daha çok verinin elde edilmesi, oldukça hızlı bir şekilde bu teorinin geçerliliğini yok etti.
Burada, bilimsel yöntemden çıkarılacak ders, gerçeği hiçbir zaman %100 açıklayamayacağımızdır. Yapabileceğimiz en iyi şey, elimizdeki verileri en iyi açıklayan ve her zaman değiştirilebilir olacak teoriler kurmaktır. Bu teorilerin güvenilirliği farklıdır. Kimi zaman temelleri sorunludur (Thomson), kimi zaman sadece istisnaları açıklayabilir (Newton), kimi zaman da temelleri doğru olsa da eksikleri oldukça fazladır (Darwin). Lakin unutulmaması gereken, en önemli şeyin kanıt olduğudur. Yeni kanıtlar aranmalı ve bunlar ortaya çıktıkça, teoriler modifiye edilmeli, hatta gerekiyorsa terk edilmelidir.
Bahsettiğim bu prensipler dolayısıyla, benim bu subreddite yazdığım hiçbir açıklama, sabit bir gerçek değildir. Hepsi, edindiğim verileri en iyi açıklayan teorilerdir. Bu, kimilerine zor, hatta imkansız bir şey veya bir hakaret gibi gelecektir. Lakin bilimsel yöntemin neden başarılı olduğu anlaşılırsa, bu düşünce biçiminin değeri fark edilecektir.
- Yukarıdaki düşünce biçiminin bir uzantısı olarak, bilimin, uygulanabilir olduğu her alanda, diğer bütün alternatiflerden daha doğru bilgiyi ürettiğini düşünüyorum. Bunun sebebi, bilimin bir dogma olması veya yanılmaz olması değildir. Tam tersine, bilimde tekrarlanamayan makaleler oldukça fazladır. Lakin bilim, bir bütün olarak, kendi inceleme alanı içerisinde gerçeğe en yakın açıklamalar ürettiğini kanıtlamıştır.
Bununla beraber, bir alana bilimin uygulanabilir olması, o alan hakkındaki yegane önemli bilgiyi bilimin ürettiği anlamına gelmez. Örneğin, ahlak hakkında psikolojik araştırmalar vardır fakat ahlakın başka yönlerini felsefenin etik dalı incelemektedir. Bir konuda bilimin uygulanabilir olması, aynı konuya farklı yöntemlerle yaklaşılamayacağı anlamına gelmez. Ancak, bilimin spesifik olarak dediği şeye öncelik vermek gerekir. Spesifik kısmına vurgu yapıyorum çünkü medyada sık sık bilimsel bulgular bağlam dışına çıkarılıyor ve olduğundan çok daha büyükmüş gibi gösteriliyor. Örneğin, bir grup bilim insanı farelerde X kanserinin hücrelerini, var olan yöntemlerin ortalamasından %30 daha etkili tedavi eden bir ilaç mı buldu? Medya bunu "Bilim adamları kansere çare buldu," diye verir. Bu da beni başka bir konuya getiriyor.
- Hemen her zaman, bilgiye birinci elden ulaşmaya çalışıyorum. "X kişisi şunu demiş," veya "Bilmem ne kitabında şu kanıtlanmıştır," gibi iddialar kendi başlarına güvenilir değildir. Bu kaynakları bulup kontrol etmek gerekiyor. Bu, süreci oldukça uzatabiliyor ama doğruluk açısından inanılmaz derecede yarar sağlıyor. Özellikle insani konularda (örn. tarih, siyaset) bunu yapmak gerekiyor çünkü doğa bilimlerinin aksine, bu alanlarda söylenileni bağlam dışına çıkarma olayı çok daha fazla yapılıyor. Hiçbir toplum kesimi veya ideoloji bundan muaf değil.
- Bilimsel yöntemden çıkarılması gereken diğer bir ders, istatistiksel düşünmedir. Bu düşünce biçimi, tikel vakalara odaklanmak yerine, bütün veri seti ne diyor ona bakar. Aynı zamanda, iyi bir istatistiğin rastgele seçilmiş ve yeterli büyüklükte bir örneklem düzeyine sahip olması gerektiğini bilir. Bu oldukça önemlidir çünkü rastgele seçilmemiş örnekler yanıltıcıdır. Örneklemi seçen kişinin istediği şekilde manipüle edilebilir, hatta kişi bunu amaçlamamış olsa bile böyle olacaktır. Yeterli büyüklükte olması yine aynı şekilde önemlidir çünkü az kişi sayısı, geneli temsil etmeyecektir. Atıyorum, bir kişinin etrafında gördüğü 10-20 kişinin başına bilmem ne olayının gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Bu grup toplumun genelini yansıtmayan bir azınlığı oluşturuyor olabilir. Çoğu insan, özellikle insani meselelerde, bu detayı oldukça kaçırıyor. Örneğin, yıllardır, etrafında bir tane bile hükümet savunucusu arkadaşı olmayan insanlar, her seçim sonrasında çıkıp "Kim veriyor bunlara bu oyları?" diye soruyor. Etraflarında hiç hükümet yanlısı olmamasının sebebinin, kendileri, yaşadıkları bölge, seçtikleri sosyal çevre vb. olabileceğini hiç düşünmüyorlar.
- Yanlışlanabilir olmayan önermeleri ciddiye almıyorum. Örneğin, kimi muhalifler, hala, cumhurbaşkanı seçimi akşamında Muharrem İnce ve ailesinin kaçırıldığına inanıyor. Buna dair bir kanıtları var mı? Elbette yok. Bunu doğrudan yanlışlayabiliyor muyum? Hayır, lakin bir kanıtı olmayan iddianın ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Russell'ın çaydanlığı örneği bunu oldukça iyi şekilde göstermektedir.
Bunun bir uzantısı olarak, komplo teorisi gibi mevzuları "çok çılgın" oldukları için değil, hemen her zaman hiçbir kanıt içermedikleri için eleştiriyorum. Bu "teorileri" ortaya atanlar, neredeyse her zaman, kanıtsal düşünmeyi bilmeyen, kafasına göre bağlantılar çizen kişiler oluyorlar. Oysa empirik kanıt bazlı düşünmeyi, yanlışlanabilirliği vb. öğrendiğinizde, bu "teorilerin" hemen hepsinin ne kadar saçma olduğunu fark ediyorsunuz. Örneğin, Pizzagate komplosu ortaya atıldığında, bu teoriyi prensip olarak yanlış bulmak yerine, "kanıt" diye öne sürülenlere bakmıştım. İnsanların kanıt diye öne sürdüğü şey şuydu: Clinton'ın sızan e-postalarındaki "pizza" kelimesi "çocuk p.rnosu" anlamına gelseydi, onlar çocuk istismarcısı olurdu. Bunun bir kanıt olduğunu öne sürüyor ve çok büyük bir komployu açığa çıkardıklarını idda ediyorlardı. Bu, elbette absürttü. "Halamın taşakları olsa dayım olurdu," bir kanıt veya açıklama değildir.
Bunları demiş olmakla beraber, kulağa çılgın gelen kimi iddiaların gerçek olduğu oluyor. Buna örnek olarak, zamanında komplo denilen, ABD ve İngiltere'nin 1950'lerde İran'da yaptırdığı darbe verilebilir. Başka bir örnek, Türkiye'deki derin devlet ve yaptığı her şeydir. Bunlar, bunları destekleyecek oldukça fazla kanıt olan şeylerdir. Sonuç olarak, her şeyden önce, doğru düzgün kanıt aramak gerekiyor.
- Bir konuda, aklıma gelen bir açıklamanın yanlışlığını kanıtlamaya çalışıyorum. Başka bir deyişle, incelediğim mevzuyu başka açıklamalar ne kadar açıklayabiliyor, buna bakıyorum. Bunu, bilimdeki sıfır hipotezi uygulamasından örnek aldım. Şu ana kadar oldukça işime yaradı çünkü olaylara farklı açılardan yaklaşmamı, aklımdaki açıklamayı alternatiflerle kıyaslamamı sağlıyor. Kimi zaman, alternatif bir açıklamanın veya açıklamaların daha mantıklı olduğunu fark ediyorum. Kimi zaman da, tatmin edici bir açıklama bulamasam da, elimdeki açıklamanın tek başına yetersiz olduğunu fark ediyorum.
Buna bir örnek, ABD'deki kimi solcuların sık sık öne sürdüğü "Az oy veriyoruz çünkü gelişmiş ülkelerdeki insanlar siyasi olarak daha tembeldir," iddiasıdır. Bu, solcu bir insanın kulağına çok hoş gelen bir şeydir çünkü solcu önyargılara neredeyse mükemmel bir şekilde hitap eder. Lakin gerçek bu mudur? ABD'de oy vermenin lojistiği nedir? Sonuçta çok büyük bir ülke. Aynı zamanda, ABD'de oy verme günü bir tatil değildir. Bu, oy vermeyi oldukça zorlaştırıyor olmalı, özellikle, iş yeri bu konuda sorun çıkarıyorsa. Başka bir değişken, ABD'de insanların kendi kendilerine seçim kaydı yaptırmak zorunda olmasıdır (Türkiye'de bu böyle değil). İşin içine böyle ekstra bir adım girmesi, bunu daha da zorlaştırıyor olmalı. Diğer bir faktör, ABD'de çok uzun zamandır iki parti seçim sistemi olmasıdır. Bu sistemin insanları bezdirdiği ve anlamlı bir gelişimin çok zor olduğu bir durum yarattığı eleştirisi var. Sebepler daha da arttırılabilir.
Bütün bunlar, bahsettiğim önermenin oldukça şüpheli olmasına yol açıyor. Yani, "gelişmiş ülkelerin daha apolitik olduğu" iddiası oldukça şüpheli bir açıklama oluyor. Alternatif açıklamalarla ilgili verdiğim örnek burada bitti ama bu şüphelerin haklılığını şöyle göstereyim. Gerçekten de, ABD'yi diğer gelişmiş ülkelerle kıyaslayınca, oy verme oranının, gelişmiş ülkelerin çoğuna göre daha düşük olduğunu görüyoruz. Attığım listeye bakınca, gelişmiş ülkelerin ne kadar çeşitli bir oy verme oranına sahip olduğu da görülüyor.
Bu iddianın bir uzantısı da "[ABD'de] oy vermeyenler, seçimlerden etkilenmeyen ayrıcalıklı kesimlerdir," iddiasıdır. Bu da, solcu bir insanın kulağına çok hoş gelir ama gösterilebilir bir şekilde yanlış. Bir araştırma, ABD'de oy vermeyenlerin daha çok "düşük gelirli ve beyaz olmayan" kişiler olduğunu göstermiştir.
Bu iddia ve uzantıları üstünde uzun uzun durdum çünkü önyargılara hitap ettiği sürece, entelektüel tembelliğin ne kadar hızlı yayılabildiğini ve kendisini "açıklama" olarak sunabildiğini çok iyi gösteriyor. Diğer değişkenleri değerlendirmek ve alternatif açıklamaları gözden geçirmek, bu açıklamanın yeterliliğine şüphe düşürüyor. Doğrudan, bu konuda yapılmış istatistiki araştırmalara (kanıtlara) bakmaksa, bu açıklamanın yanlış olduğunu gösteriyor.

Son

İzlediğim yöntemle alakalı olarak aklıma gelenler şimdilik bunlar. Özetleyecek olursam, şu prensiplere sahibim.
1) %100 gerçek yoktur. Elimizdeki kanıtları açıklayan teoriler vardır ve bunlar değişebilir.
2) Bilim, uygulanabilir olduğu çerçevede en doğru bilgiyi üretir. Bu yüzden, bilimle çelişen bilgiler yanlıştır. Lakin başka alanlar, bilimin incelediği alanları farklı açılardan açıklayabilir ve bu da değerlidir.
3) Bilgiye birinci elden ulaşmak gerekmektedir. Bunu yapmamak, yanlış yönlendirmeye açık olmaktır. Bu, özellikle insani mevzularda çok fazla gerçekleşmektedir.
4) İstatistiksel düşünme önemlidir. Bunun uzantısı olarak, doğru örneklem seçimini anlamak gerekir.
5) Yanlışlanabilir olmayan iddiaların bir önemi yoktur. Kanıt, her şeyden önce gelmektedir.
6) Bir iddiayı test ederken, doğruluğunu kanıtlamak istediğim iddianın aksi doğruymuş gibi davranıyorum. Yani onun yanlışlığını kanıtlamaya çalışıyorum. Bunun uzantısı olarak, alternatif açıklamalar incelediğim olguyu ne kadar açıklıyor, buna bakıyorum.
Atladığım şeyler olduysa, zamanla eklerim.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.11 16:03 okkboomerrrr Filozof Serisi #4: Aristoteles

Aristoteles veya kısaca Aristo, Antik Yunanistan'da Klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof ve bilgedir.
Platon ile düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biri olan Aristo, mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinde çoğu o disiplinin kurucusu olan eserler vermiş, eserleri 16. ve 17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştur.
Günümüzde kullanılan pek çok bilimsel terim ve araştırma metodu kendisine dayanan Aristo, tarih boyunca özgün felsefi düşüncelerin ve tartışmaların, bilimsel görüşlerin ve araştırmaların kaynağı olmuş ve olmaya daha devam etmektedir.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Kuzey Yunanistan’daki antik Stagira şehrinde doğmuş, Makedon Kralı II. Filip‘in doktoru olan babası Nicomachus Aristo çocukken ölmüş ve Makedonya sarayında hocalar tarafından büyütülmüştür. 17-18 yaşlarında Atina ‘daki Platon'un Akademisine katılmış ve yirmi yıl kadar kadar orada kalmıştır (c. MÖ 347). Platon öldükten kısa zaman sonra, MÖ 343 ‘de Makedon II. Filip‘in isteğiyle Makedonya sarayında Büyük İskender‘e hocalık yapmıştır. Daha sonra Atina'ya dönüp Lyceum'da Platon'unki gibi bir okul kuran Aristo burada pek çok takipçi edinmiştir ve bugün kendisine atfedilen düşüncelerin çoğunu bu dönemde ürettiği düşünülmektedir.
Aristoteles ismiyle günümüze kalan eserlerin nasıl üretildiği veya toplandığı tam olarak bilinmemektedir, günümüze kalan metinlerin basılmak için hazırlanmış yazılardan çok, ders anlatımı için oluşturulmuş taslaklar ya da ders notları olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bu metinler Geç Antik Çağ, Orta Çağ, ve Rönesans, boyunca bilim pratiğini belirlemiş, örneğin astronomi hakkındaki iddiaları Kopernik'in, fizik hakkındaki düşünceleri Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla aşılabilmiş, klasik mekanik, modern kimya ve biyoloji sistematik bilimler haline gelene kadar doğa ve hayvanlar hakkındaki görüşleri etkisini baskın biçimde sürdürmeye devam etmiştir. Mantıkla ilgili ilk biçimsel incelemeleri sunan Aristo, Frege'ye kadar mantıkla ilgili çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu eserlerinin en önemlileri arasında Metafizik, Kategoriler, Fizik, Nikomakhos'a Etik, Politik, Ruh Üzerine ve Poetika sayılabilir.
Helenistik dönemde diğer düşünce okulları kadar popüler olmasa da öğretilerini takip edenlerce fikirleri aktarılmış, Epikürcülük ve Stoacılık üzerinde çeşitli etkileri olmuştur. Ancak asıl etkisini Erken Hristiyanlığın Neo-Platonizminde, Orta Çağ'ın Hristiyanlık teolojisinde, İslam felsefesinde, ve Skolastik düşüncede gösteren Aristo, İslam düşünürleri tarafından "muallim-i evvel" yani "ilk öğretmen" olarak anılmış, Thomas Aquinas biricik örneğini teşkil ettiğini düşündüğü için ona sadece "filozof" demiş, Heidegger felsefede kavramın ancak Aristo ile kendisini bulduğunu iddia etmiştir. Felsefe tarihi boyunca neredeyse hiç gündemden düşmeyen Aristo, günümüzde özellikle metafizik ve etik alanlarında güncel tartışmalara katkıda bulunmaya devam etmektedir.

Hayatı

O dönemde gayet yaygın bir isim olan adının anlamı "en iyi amaç, gaye" olan Aristoteles'in hayatıyla ilgili bilgiler oldukça sınırlı ve Antik Çağ'dan günümüze kalan belgeler de oldukça spekülatif olan Aristo'nun MÖ 384 veya 385'te, günümüzde Athos tepesi olarak adlandırılan tepenin yakınlarında ufak bir Makedonya kenti olan Stageira'da, Makedonya kralı II. Amyntas'ın (Philippos'un babası) hekimi olan Nikomakhos'un oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülmektedir. MÖ 367 veya 366 'da 17-18 yaşında Platon'un Atina'daki akademisine girmesiyle Platon'un en parlak öğrencilerinden biri olan Arito, Platon'un okulundayken okuma tutkusuyla tanındığı ve "okuyucu" lakabını edindiği söylenir. Helenistik dönemden önce felsefe daha çok karşılıklı konuşma ve tartışma biçiminde yapıldığı için Aristo'nun metinlere yönelmesi farklı bir etkinlik olarak görülmüş olabileceği gibi, bu lakap daha sonraki Aristo okurları tarafından Aristo'nun metinlerinin kendinden önceki filozoflara göndermelerle dolu olması nedeniyle verilmiş de olabilir. Bu dönemde hiçbiri günümüze bütünüyle kalmamış olan diyaloglarını yazmaya başladığı düşünülmüktedir.
Platon MÖ 347'de öldüğünde, Akademi'nin başına yeğeni Spevsippos geçmiştir, Aristo'nun Atina'dan ayrılmasına genellikle bu durum temel neden olarak gösterilse de o dönemde Makedonya'nın güçlenmesi ve diğer Yunan şehir devletlerini tehdit etmesi sonucu gelişen Makedon düşmanlığının da Atina'dan ayrılmasında etkili olduğu düşünülebilir. Ksenokratos'la beraber bulunduğu Assos kentinin tiranı Atarnevus'lu Hermias'ın yanına danışman olarak gider, bu sırada en önemli öğrencilerinden biri olan Theophrastus'la beraber özellikle Midilli adasında hayvanlar, bitkiler ve coğrafya hakkında pek çok gözlem, inceleme ve deney yaptığı, bu konulardaki metinlerini dolduran örneklerin çoğunu bu dönemde topladığı düşünülmektedir. Midilli'deyken Hermias'ın yeğeni ya da evlatlık kızı Püthias'la evlenir ve yine Püthias adında bir kızı olur.
343'te Pella'daki (Bugün Ayii Apostili) Makedonya Kralı II. Filip'in sarayına danışman olarak gider, burada Filip'in oğlu İskender ve daha sonra ordusunda general, ve İskender öldükten sonra sırasıyla biri Yunan Yarımadasında diğeri Mısır'da kral olacak olan Cassender ve I. Ptolemaios'a hocalık yapar. Antik Çağ filozoflarının hayatlarıyla ilgili çoğu rivayete dayanan bilgilerden oluşan bir biyografi kitabı yazmış olan Diogenes Laertius, 341 yılında Perslerin eline düşen Hermias'ın öldürülünce Aristo'nun Delfi'de ona bir anıt yaptırdığını ve bu anıta onun anısına bir şiir yazdığını aktarır ve şiire de yer verir.]Aristo'nun Perslere karşı etnik ayrımcılık yaptığı, Yunanları Perslerden daha üstün gördüğü, öğrencilerine Yunanlara karşı iyi davranan fakat aynı düzeyde Perslere kötü davranan lider olmaları gerektiğini öğrettiği söylense de, ancak zaten Pers düşmanlığı ve "dostuna iyi, düşmanına kötü davran" normu Antik Yunan toplumunda Aristo'ya kadar en az iki yüzyıldır yaygın biçimde görülmektedir, ayrıca Aristo felsefesiyle öğrencilerinin liderlikleri arasında net bir örüntü görülmemekte, Aristo'nun bu dönemde seçkin öğrencilerine ne öğrettiği bilinmemektedir.
Filip'in ölümüyle MÖ 335 yılında İskender Makedonya Kralı olduğunda Aristoteles Atina'ya dönüp daha öncesinde de felsefe amacıyla kullanılmış bir yer olan Atina kent merkezine yakın Lükeion'da kendine ait bir felsefe okulu kurar ve takipçilerine ya (rivayete göre) Aristo öğrencileriyle dolaşarak tartıştığı için ya da bir tür çevresi sütunlarla çevrili avlu ya da galeri olan mimarinin adından dolayısıyla Peripatetikler denmiştir (bu isim hem "etrafında yürüyenler" hem de "bir alanı çevreleyen mimari yapı" anlamına gelebilir). Burada on iki sene ders veren Aristo eşi Püthias ölünce Herpüllis'le evlenir ve Nikomakhos adında bir oğlu olur. Günümüze kalan metinlerinin çok büyük ihtimalle bu dönemde Aristo ya da öğrencileri tarafından yaptıkları tartışmalara dair notlar olduğu ve okul dışında paylaşılmadığı düşünülmektedir.
MÖ 323'te Büyük İskender'in ölmesi sonrası Atina'da Makedon karşıtı bir tepki dalgası oluşunca Makedon olan Aristoteles'e karşı, dine saygısızlık davası açılması söz konusu olur. Bir ölümlüyü -Hermias'ı- anısına bir ilâhi yazarak ölümsüzleştirmekle itham edilir. Bunun üzerine Aristoteles, Sokrates'in yazgısını paylaşmak yerine Atina'yı terk etmeyi seçer: kendi deyişiyle, Atinalılar'a "felsefeye karşı ikinci bir suç işlemeleri" fırsatını tanımak istemez. Annesinin memleketi olan Eğriboz (Evboia) adasındaki Helke'ye sığınır. Ertesi yıl MÖ 322'de, altmış üç yaşında hayatını kaybeder.

Yapıtları

Aristoteles'in yazıları iki kümeye ayrılır: 1. Aristoteles tarafından yayımlanan ancak bugün kaybolmuş yazılar, 2. Aristoteles tarafından yayımlanmamış, hatta yayına yönelik hazırlanmamış fakat muhafaza edilmiş olan yazılar.

Kaybolan Yapıtları

İlk kısım yazılar, "dışrak yapıtlar" olarak adlandırılırlar. Dışrak, yani ἐξοτερικά terimini Aristoteles kendisi Lykeion'dan daha geniş bir okuyucu kitlesine yönelik eserleri için kullanmıştır. Bu yapıtlar, diğer birçok Antik Çağ metni gibi Milât'ı izleyen ilk asırlarda kaybolmuş ve günümüze yalnızca başka yazarların alıntılarından kalan parçalar ulaşmıştır. Bu yapıtlar konu ve işleniş itibarıyla Platon'unkilere benzer biçimde diyalog olarak yazılmıştır. Cicero, Aristoteles'in stilinin "pürüzsüzlüğü"nü övüp yazısının akışını "altın bir ırmak"a benzetirken çok büyük ihtimalle bu yapıtlara göndermede bulunmaktadır çünkü bizim elimize ulaşan diğer türdeki metinler dil ve biçim açısından vasat, daha çok konuşma diline yakın metinlerdir. Bu metinler büyük ölçüde Platoncu temaları geliştirmekte, hatta bazen Platon'un çalışmalarıyla aynı doğrultuda daha öteye giden iddialar sunmaktadır (Bu çizgide, örneğin Evdemos diyalogunda, ruhla beden arasındaki bağları doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının tutsaklarını bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzetir). Fakat genel olarak bu yayımlanan metinlerin hiçbiri elimize ulaşan metinlerdeki kadar güçlü argümanlar vermemekte, daha çok genel geçer toplumsal normları ve Platon'u doğrular görünmektedir.
Aristoteles'in yayıma yönelik olmayan eserlerinde ise (örneğin Ruh Üzerine'de) Platon'u ve ondan sonra gelen Platoncuları eleştirdiğini çok net görebiliriz. Dahası pek çok noktada Platon'la çok temel görüş ayrılıklarına sahip olan Aristo, pek çok başka açıdan da genelgeçer toplumsal kanılarla oldukça zıtlaşmaktadır. Bu durum felsefe tarihçilerini Aristo'nun nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili çeşitli iddialara götürmüştür. Kimileri Aristo'nun yayımladığı diyaloglarını Platon'un okulundayken yazdığını, bu nedenle Platon'un iddialarını savunan metinler ürettiğini, ancak kendi özgün düşüncelerini daha sonra geliştirdiğini iddia etmektedir. Fakat öte yandan Aristo'nun toplumsal alanda görünürlükle filozoflar arası yapılan tartışmaların düzeyi arasında bir ayrım gördüğünü, dolayısıyla yayımladığı eserlerin felsefe bilmeyen insanlara yönelik olduğu için öyle yazıldığını, okulunda yakın öğrencileriyle beraber çok daha farklı bir tartışma pratiği benimsediğini iddia edenler de bulunmaktadır.[15] Bu günümüze ulaşamayan yayımlanmış yapıtların başta gelenleri şunlardır: Evdemos ya da Ruh Üstüne (Platon'un Phaidon'unun izinde), Felsefe Üzerine (Metafizik'in kimi temalarının ayırdına varabildiğimiz bir tür "tutum ibrazı" yazısı), Protreptik (felsefî hayata teşvik), Gryllos ya da Retorik Üzerine (Isokrates'e karşı), Adalet Üzerine (Politika 'nın bazı temaları burada görülebilir), Asalet Üzerine ve Şölen.

Korunan Yapıtları

İkinci küme Aristoteles'in büyük olasılıkla Lykeion'daki derslerini vermek için kullandığı notlardan oluşsa da bu konuyla ilgili kesin bir bilgi yoktur. Bu yapıtlardan esoterik (içrek) bazen de akroamatik (yani sözel öğretime yönelik) yapıtlar olarak bahsedenler bulunmaktadır. Antik Çağ'dan itibaren bu metinlerin nasıl korunduğu üzerine romansı bir anlatı yayılmıştır. Bu hikâyenin gerçekliğiyle ilgili hiçbir kanıt bulunmadığı, dahası tam tersi yönde pek çok kanıt olduğu halde, bu hikâye tarihteki en önemli Aristoculardan biri olan Afrodisyanlı İskender tarafından aktarıldığı için pek çok tarihçiyi düşündürmektedir. Afrodisyanlı İskender'in MS 2. yüzyılda aktardığı hikâyeye göre Aristoteles ve Theophrastos'un elyazmaları, Theophrastos tarafından eski okul arkadaşı Nelevs'e bırakılmış; Nelevs'in cahil vârisleri metinleri Bergama krallarının kitapsever açgözlülüğünden korumak amacıyla Skepsis'te bir mağaraya gömmüşler, uzun zaman sonra, MÖ birinci yüzyılda, bunların torunları yazmaları altın pahasına Peripatetisyen Teoslu Apellikon'a satmışlar, Apellikon bunları Atina'ya götürmiş, son olarak Mithridates'le savaştığı sırada Roma imparatoru Sulla Atina'daki kitaplığı ele geçirip Roma'ya taşımış. Orada da bu kitaplık Tyrannion tarafından satın alınmış: Lykeion'un son yöneticisi Rodoslu Andronikos MÖ 60 civarında Aristoteles'in ve Theophrastos'un akroamatik eserlerinin ilk redaksiyonunu yayımlamakta kullanacağı nüshaları ondan almış.
Bu anlatı pek tutarlı gözükmüyor. Zira Aristoteles’in ölümünden sonra kesintisiz olarak etkinliğine devam eden Lykeion’un nasıl olup kurucusunun elyazmalarını yitirmiş olabileceğini anlamak güç. Dahası, bu metinlerin kendilerinin Aristotales öldükten sonra öğrencileri tarafından onun öğretilerini bir okul müfredatı formatına getirme çabası sonucu üretilmiş olması da mümkün. Her hâlükârda Aristoteles’in yapıtlarının ilk önemli yayımı Andronikos’unki. Belki de bu nedenle Aristoteles’in yapıtları bu dönemden yani filozofun ölümünden üç asır kadar sonra, daha etkili olmaya başlamış olabilir. Fakat bu döneme kadar Aristoteles'in takipçileri kaybolmamışlar, sadece Epikürcüler, Stoacılar ve Şüpheciler kadar baskın olmamış, onlar kadar önemli görülmemişlerdir.
Buradan çıkan önemli bir sonuç "metafizik" gibi metinlerin isimlerinin daha sonradan Aristo'nun takipçileri tarafından üretilen isimler olmaları, dahası metinlerin sırasının, mantıksal akışının, ve pek çok argümanın yerinin de yine Aristo'nun takipçileri tarafından düzenlenmiş olması. Metinlerin ne kadarının Aristo'nun özgün fikirleri olduğunu bilmediğimiz gibi bize Aristo'nun adı altında ulaşan metinlerdeki iddiaların ne kadarından Aristo'nun haberdar olduğunu da bilmiyoruz. Bu durum birbirinden oldukça farklı konularda pek çok felsefi teori ortaya atan Aristoteles metinlerinin bütünlüğünün yorumlanması ve tartışılması konusunda oldukça büyük problemler yaratmış, tarih boyunca Aristoteles'in metinlerine yazılan şerhler felsefe tarihi üretiminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır.
Öte yandan, Andronikos’un metinleri hem mantıksal, hem de didaktik kaygılar güden bir düzene oturttuğunu görüyoruz (örneğin mantığın, bilimsel incelemelerden; fiziğin de metafizikten önce gelmesi gibi). Dahası konu bakımından da dilin doğru kullanımına dair normatif kurallarla başlayan Aristo külliyatı fizik, anatomi, hayvanlar, metafizik, etik ve retorik sırasıyla ilerlemektedir ki bu da eğitimin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili önemli fikirler vermektedir. Fakat Aristoteles metinlerine verilen bu sistematik biçimin Aristoteles tarafından ne kadar düşünüldüğü ya da savunulduğu tartışmaya açıktır. Dahası, Orta Çağ'da Aristoteles adıyla toplanan metinler temel bilim faaliyeti haline geldiğinde eklemeler, çıkarmalar ve formal değişiklikler artmış olmalıdır.

Corpus Aristotelicum

Aristoteles'e Atfedilen Metinler

Günümüzde Aristo'nun metinlerine referans vermek için 19. yüzyılda August Immanuel Bekker tarafından hazırlanmış olan toplu basımın paragraf sayıları kullanılmaktadır. Bu metinlerden Aristo'ya ait olmadığı kanıtlanmış olanların üstü çizilmiştir, bir tek Atinalıların Devleti adlı metin 1890'da arkeolojik kazılarda bulunan bir papirüs sayesinde ortaya çıktığı için bu basımda yer almamaktadır.

Teorik Felsefe

Aristoteles felsefe pratiğini üç bölüme ayırmıştır: teorik, pratik ve teolojik. Teorik felsefe dilin doğru kullanımları, mantık, doğa felsefesi, fizik, kozmoloji, biyoloji, gibi konuları ele alır. Pratik felsefe ise arzular, etik, devlet, erdemler, davranışlar, mutlu yaşam gibi konuları ele alır. Teoloji ise varlığın temellerinin, şeylerin özünün, gerçekliğin kendisinin yani Tanrının araştırılmasıdır. Teorik felsefeyle ilgili metinlerini çok geniş anlamıyla mantık, doğa felsefesi ve metafizik olarak alt başlıklara ayırabiliriz.

Mantık

Orta Çağ'da verildiği Latince adıyla "alet" yani Organon bölümü Aristoteles'in en önemli ve en etkili bölümlerinden biridir, örneğin Kant çok tartışmalı bir iddia olsa da Aristoteles'in bu eserinden kendi zamanına dek mantıkta hiçbir değişme ve gelişme olmadığını iddia etmiştir. Altı bölümden oluşan bu eser modern anlamda mantık olarak adlandırdığımız incelemeden çok daha fazlasını içerir. İlk bölüm yüklemler ya da daha popüler ismiyle kategoriler adlandırma üzerine dilin genel işleyiş biçimine dair iddialarla başlar. "Kategoria" Antik Yunancada iddia etmek, yargılamak, atfetmek, yüklemlendirmek anlamlarına gelir ve Aristo bu kelimeyi şeylere hangi kelimelerin nasıl atfedildiğini açıklamak için kullanılır. Aristo felsefesinin genel yapısını anlamak için çok önemli olan bu bölümde bahsedilen töz kavramıyla Metafizik kitabında töz hakkında verilen inceleme arasındaki ilişki yoruma açıktır.
Günümüze kadar gelen kategori kelimesi bugünkü anlamını Aristo'nun meşhur listesinden alır. Bu liste Aristo'ya göre bir şeyin kaç farklı şekilde adlandırılabileceğine dair bir ayrım yapar, günümüzde bu başlıkların her birinin farklı bir kategori olduğunu söylüyoruz. Bu kategoriler töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, konum, durum, etki ve etkilenim olmak üzere on tanedir, fakat yapılan ayrımın ne hakkında olduğu tartışma konusudur. Kimisi bu ayrımın ontolojik temelleri olduğunu söylerken kimisi Aristo'nun bu noktada sadece bir dilbilgisi analizi yaptığını iddia etmektedir. Töz varlığın temelini oluşturur, kendi kendisine var olan varlıktır, başka bir şeyde var olmaz, diğer bütün kategoriler tözlerde varolurlar. Hemen ardından birincil tözler ve ikincil tözler ayrımı yapan Aristo ikincil tözlerin tümeller olduğunu, tümellerin çok sayıda nesneye atfedilebilir olduğunu söyler. Örneğin "Sokrates" birincil bir tözdür, kendi kendisine var olur ve başka bir şeyde var olmaz. Ancak "İnsan" ikincil bir tözdür, tekil tözler var olmadan ikincil tözler var olamazlar, eğer dünyada hiç insan yoksa insan tümelinin de varlığından bahsedemeyiz, ancak bir tane bile insan olması "insan" tümelinin var olmasına yeterlidir.
Yorum Üzerine kitabında kategorilerdeki incelemenin bir adım daha ötesine giderek önermeler, isimler ve filler, değilleme, tümel ve tikel önermeler ve gelecekle ilgili olasılık içeren önermelerle ilgili bir tartışmaya girer. Günümüzde tümel ve tikel yargıları inceleyen mantık alanının adını niceleme mantığı olmasının nedeni Aristo'nun tümel ve tikel olmanın önermelerin niceliği olduğunu iddia etmesinden gelir ve modern mantık büyük oranda Aristoteles'in iddiaları üzerine kuruludur, modern niceleme mantığı 1879 yılında Gottlob Frege'nin Aristotelesçi mantık yerine yeni bir mantık sistemi ortaya atmasıyla doğmuştur.
Felsefi açıdan bu kitabın en ünlü kısmı "gelecekteki rastlantılar problemiyle" ilgili deniz savaşı örneğinin verildiği kısımdır. Aristo eğer "yarın bir deniz savaşı olacak" dersem ve yarın bir deniz savaşı olursa bu cümlem doğrudur der. Fakat eğer bugün deniz savaşı olduğuna göre cümlem dün söylediğimde de doğruydu dersek o zaman 10.000 yıl ve bir gün önce söylense de doğru olurdu, o zaman da bu cümle bugünden önce ne zaman söylense doğru olur, bugün deniz savaşı olmaması imkansız olurdu. Dolayısıyla gelecekle ilgili iddiaların doğruluk değerini söyleyebilmemiz için olayın olması gerekir, öbür türlü her şey zorunlu olarak olmak zorunda kalır, o zaman da etik değerlerin ya da sorumlulukların hiçbir anlamı olmaz. Nedensellik açısından olmasa da bir çeşit mantıksal determinizmi reddeden Aristo'nun bu iddiaları determinizmin Tanrı'nın her şeyi belirlemesi bağlamında Hıristiyanlıkta ve İslam'da, ya da bütün olayların belirli bir nedenle olduğu üzerine kurulu modern determinizmde (Leibniz) tartışma konusu olmuştur.
Antik Yunanca analitik kelimesi "çözmek" (hem mesela bir ipi çözmek, hem de mesela suda çözmek) anlamına gelmektedir. Birincil Analitik (ya da birincil çözümlemeler) hemen ardından genel İkincil Analitikle (ya da ikincil çözümlemeler) beraber düşünüldüğünde geçerli çıkarımlarla ilgili bir teori sunmaktadır. Bu en genel anlamıyla doğru cümlelerden doğru cümlelere ulaşabilmemizi sağlayan bir söylem oluşturma biçimidir. Birincil analitik yorum üzerine kitabında yapılan cümlelerin parçalarının ve niceliklerinin (tümel, tikel) incelemesi üstünden temel bir çıkarım yapma biçimi (tasım) olarak "silojism" incelemesini üretir, "silojism" Antik Yunanca "birlikte-söylem" demektir, yani kabaca beraber söylenen cümlelerin incelenmesidir. Basitçe bir silojism/tasım/çıkarım üç cümleden oluşur, her cümle iki parçadan oluşur, ilk iki cümlenin bir parçası ortaktır ve Aristo bu ortak elemana "orta terim" adını verir, üçüncü cümlede orta terim yer almaz, yalnızca birinci ve ikinci cümlenin diğer bölümleri yer alır. Örneğin: 1. Bütün yaşayan insanlar canlıdır, 2. Sokrates yaşayan bir insandır, 3. Sokrates canlıdır. Burada "yaşayan insanlar" orta terimken, "Sokrates" ve "canlı" üçüncü cümlededir, dolayısıyla ilk iki cümleden üçüncü cümleyi çıkarmış oluruz. Aristo'nun gelecekle ilgili önermelerle ilgili argümanı gelecekle ilgili iddialarımızda bu orta terim ile bir çıkarım yapamayacağımızdır.
Pek çok çıkarım biçimini inceleyen Aristo çıkarımların genel yapılarını da kategorize ederek doğru cümlelerden doğru cümleler çıkarılabilmesi için uyulması gereken kuralların soyut genel yapısını birincil analitikte verdikten sonra İkincil Analitik'te bilimsel bilginin üretilmesi sürecinde maddeden bahsederken nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğinin araştırmasına girişir. Birincil analitikte bahsedilen çıkarımlar geneldir, fakat maddelerin özelliklerine göre bu çıkarımların doğruluk değerleri değişebilir. Dolayısıyla Aristo'ya göre bilimsel faaliyette çıkarımlar gösterimlerden yani belirli ilkelerden formal mantık kurallarıyla sonuçlara ulaşılan ispat süreçlerinden oluşur. İspatın başladığı ilkeler daha önceden ispatlanmış ya da birincil ilkeler yani ispatlanamayan fakat kendi kendilerine doğru ilkelerden oluşmalıdır. İspat süreci dairesel olmamalıdır, yani sonuçlar çıkarıldıkları temel ilkeleri ispatlamamalıdır, ki bu açıdan Aristo mantıksal olarak bilimsel bilginin temelleri olması gerektiğini savunur. Ayrıca bir ispattaki bütün adımların zorunlu, genel ve ebedi doğrular olması gerektiğini savunan Aristo bir iddianın sadece doğruluğunu değil neden doğru olduğunu da ispatlayan, negatif değil pozitif bir iddiayı ispatlayan ve "yanlışa indirgeme" metoduyla değil de öncüllerden direk yapılan çıkarımlarla gösterilen ispatların daha iyi olduğunu savunur. Diğer çıkarım biçimleri de doğrudur fakat Aristo'ya göre bilgimizi asıl geliştiren bu biçimde yapılan çıkarımlardır.
İkincil analitikte iddia edilen biçimle yapılan çıkarımların sonucuna apodiktik yani zorunlu ve kesin doğrular derken, eğer öncüler kesin değilse ulaşılan sonuçlara diyalektik yani tartışmalı diyen Aristo, Topikler (ya da yaygın düşünceler) kitabında bu tarz çıkarımların yapısını incelerken, yapı ve içerik itibarıyla doğru görünen fakat doğru olmayan çıkarımları ise sofistçe olarak adlandırır ve sofistlerin çürütülmesi kitabı bu tarz çıkarımları inceler. Sadece cümlelerin doğruluk ilişkilerinin soyut yapılarını değil kelimelerin içeriklerinin bu doğruluk yapılarıyla ilişkisini de inceleyen Aristo retorikle ilgili pek çok konuya da girdiği bu metinlerinde tümevarım ve tümdengelimin ilk bilimsel analizlerini vermiş, iddiları günümüze kadar oldukça etkili olmuştur. Örneğin 19. yüzyılda yaşamış matematikçi ve mantıkçı George Boole'un Aristoteles'ten yola çıkarak geliştirdiği sembolik mantık sistemi (ki Boole'un geliştirdiği sistem Aristoteles'i çürütmemektedir), günümüzde bilgisayar donanımlarının temel kurulum yapısını oluşturmaktadır.

Fizik

"Fizik" yani doğa Aristo'ya göre bir şeyin kendisinde yani özünde bulunan hareket etme ve sabit durabilme ilkesi veya nedenidir. Yani bir şeyin doğası onun kendinde sahip olduğu haliyle o şeyi harekete geçiren ya da durduran neden ya da ilkedir. Aristo doğasından bahsedebileceğimiz şeylerin üç kategoride, madde, form ve bunların birleşiminden oluşan varlıklar olabileceğini söyler. Bir doğaya sahip olan varlıkları yapay (yani insan yapımı) şeylerle karşılaştıran Aristo şu örneği verir: örneğin ağaçtan yapılmış bir yatağı alıp toprağa ekersek yatağı oluşturan ağaç parçalarından dallar ve yapraklar çıkarak ağaca dönüşebilir ancak yatak hiçbir zaman başka bir dönüşüm geçirerek hareketini devam ettiremez, çünkü odunlar kendi içlerinde doğalarının özünde bulunan hareket ilkesine sahipken yatak kendisini ortaya çıkaran hareketin nedenine veya ilkesine kendisinde sahip değildir, yatağı ortaya çıkarak hareketin ilkesi o yatağı yapan insandadır.
Aristo hareketin oluşumunda bu hareketten "sorumlu" dört farklı neden olduğunu öne sürer. Aristo'nun neden için kullandığı kelime aitia Antik Yunanca "sorumlu olmak" anlamına gelir. Bu dört neden madde, form, etki ve sonuç (ya da amaç) olarak incelenirler. Örneğin bir heykel mermerden yapılmışsa mermer o heykelin maddesinden sorumludur, yani maddi nedenidir. Aynı şekilde heykel Athena heykeliyse Athena'nın biçimi heykelin formundan sorumludur. Heykeltıraş'ın heykeli yapmak için heykele uyguladığı etki heykelin ortaya çıkmasından sorumludur, fakat Aristo aynı şeyin birden farklı nedenden sorumlu olabileceğini söyler, örneğin Athena heykelinin biçimi hem onun formel nedenidir, hem de sonucu, yani heykelin Athena heykeli olmasını sağlayan amaçtır. Dahası iki şey birbirinden sorumlu da olabilirler, örneğin sağlıklı olabilmek için spor yapan bir insanın eyleminin sonucu yani eyleminden sorumlu olan amaç sağlıklı olmaktır, fakat bu insanın sağlıklı olmasından sorumlu olan da spor yapmaktır. Dolayısıyla Aristoteles'in nedensellik anlayışı aslında bir çeşit hareketten neyin sorumlu olduğunun analizidir ve Aristo'ya göre bir olayda dört nedene de açıklık getirilmelidir.
Aristo bir değişimin ancak sahip olunan bir potansiyelin fiilen gerçekleşmesiyle olabileceğini söyler, örneğin sonsuzluk ancak potansiyel olarak vardır fakat fiilen hiçbir şey sonsuz değildir. Bu şekilde Zenon paradokslarına da çözüm getirmiş olur, Zenon paradoksları kabaca ifade edersek hareket diye bir şeyin gerçekten varolmadığını çünkü bir şeyin hareket edebilmesi için sonsuz bir mesafe katetmesi gerektiğini söyler: örneğin bir ok hedefe varabilmek için yolun yarısına varmalı, yolun yarısına varmak için yolun dörtte birine varmalıdır ve bu sonsuza kadar gider dolayısıyla hareket gerçekten var olamaz. Aristo'ya göre bir uzaklık ancak potansiyel olarak sonsuza bölünebilir ancak fiilen alınan yol hiçbir zaman sonsuz değildir, dolayısıyla da hareket çelişkili değildir.
Platon'un Timaeus'ta iddia ettiği üzere zamanın bir başlangıcı olduğu fikrine karşı çıkan Aristo eğer zamanın bir başlangıç anından bahsedebiliyorsak o başlangıç anının öncesinden de bahsedebiliriz dolayısıyla zaman ezeli ve ebedi olmalıdır, aynı şekilde hareket de zamanla beraber ezeli ve ebedi olmalıdır. Fiilen var olan hiçbir şeyin sonsuz bir faaliyete sahip olmadığı için evrendeki sonsuz zamanda gelişen bu sonsuz hareketi yaratan bir birincil hareket ettirici olması gerektiği sonucuna varan Aristo bu sonsuz hareket ettiricinin sonsuz faaliyeti gerçekleştirdiğine göre bütün potansiyellerinin gerçekleşmiş olması gerektiğini, dolayısıyla da maddeden bağımsız olarak ezeli ve ebedi bir faaliyet olarak var olması gerektiğini söyler ve Metafizik kitabında açıkça bu birincil hareket ettiricinin Tanrı olduğu sonucuna varır.

Metafizik

Aristoteles'in Metafizik adlı eserinin isminin kendisinin sonra gelen takipçileri tarafından konulduğu, ve büyük ihtimalle Aristoteles'in öğretilerinin öğretildiği müfredatta "Fizik"ten sonra geldiği için "Fizikten Sonra" anlamına gelen "τὰ μετὰ τὰ φυσικά" (ta meta ta püsika) adının verildiği düşünülmektedir. Ancak Antik Yunanca meta kelimesi hem "sonra" hem de "ötesinde" anlamlarına geldiği için zaman içerisinde isim içerikle uyumlu olduğu yönünde yönünde yorumlanmıştır. Bu eserinde Aristo birincil ilkeleri, tözü, varlığı varlık olarak inceleyeceğini söyler, yani varlıkları başka nedenlerle rastlantısal olarak sahip oldukları özelliklerle değil, varlık olmalarıyla sahip oldukları özellikleri araştırmaktadır. Nedensellik, Tanrı, töz, faaliyet ve potansiyel, madde ve form gibi pek çok konuda detaylı argümanlar veren Aristo felsefe tarihinin en etkili metinlerinden birini oluşturmakla kalmamış, Kantın deyimiyle "bir zamanlar bilimlerin kraliçesi olan" metafizik adlı araştırma alanına bizzat ismini vermiştir.
Aristoteles'in Metafizik kitabının en ünlü cümlelerinden birisi, pek çok farklı şekilde yorumlanabilecek olan "varlığın farklı faklı söylendiği" iddiasıdır. Metafizik kitabının temel amacı varlığı varlık olarak incelemek olduğu için Aristo varlığın farklı anlamlarda kullanıldığı, dolayısıyla bu anlamların açıklaması gerektiğini söyler. Aristo'ya göre en temel anlamıyla varlık tözdür ve Aristoteles'in töz için kullandığı Antik Yunanca kelime "ousia" soyur anlamda "varlık" anlamına gelir, ancak Aristo'ya göre bütün varlıklar töz değildir, yalnızca canlı varlıklar tözdür çünkü ancak canlı varlıklardan bahsederken gerçekten var olan tözlerden bahsedebiliriz. Bunun nedeni tözlerin madde ve formdan oluşmalarıdır, form tözün özünü oluştururken, madde bu formun hareketini ve değişimini sağlar, madde ve formun bir bütünlük halinde var olduğu tek varlıklar canlılardır. Örneğin insan üretimi nesneler formlarını insanların onlara verdiği dışsal bir etki sonucu alırlar, oysa canlılar formlarını kendi özlerinde sahip oldukları özelliklerle kazanırlar. Doğa ise bir bütün olarak formunu Tanrı tarafından almaktadır, yani bütün doğa olayları Tanrı'nın etkisiyle harekete geçerek varoluşlarının biçimini kazanırlar, canlılar ise kendi hareketlerini kendileri belirlerler. Aristo'ya göre madde belirsizdir, var olan her form maddenin aldığı bir biçim olduğu için maddenin kendi biçimini bilemeyiz, ancak aldığı formu bilebiliriz. Dolayısıyla Aristo'nun form anlayışı var olan şeylerin hareketliliklerinde geçirdikleri evreler ve bu evrelerde kazandıkları işlevlerdir, Aristo canlıların formlarını yaşamsal işlevleri üzerinden inceler ve canlılıklarını oluşturan özleri canlılıklarını sağlayan işlevler üzerinden tanımlar.
Aristoya göre iki çaşit faaliyet vardır, birincil faaliyet olmayan bir şeyin ortaya çıkması, meydana gelmesi anlamındadır, örneğin insanlar potansiyel olarak yeni bir çocuk yapma kapasitesi sahipken bir çocuk yaptıklarında çocuğun dünyaya gelmesi birincil anlamda potansiyelin faaliyete geçmesidir. Fakat çocuğun sahip olduğu görmek, duymak, anlamak gibi potansiyellerini faaliyete geçirmesi ve yaşamını sürdürmesi ikincil faaliyettir. Dahası, örneğin matematik öğrenmek birincil faaliyettir, fakat matematik kullanarak problem çözmek ikincil faaliyettir. Aristoteles'e göre maddeye formunu veren ve onu harekete geçiren maddeden arınmış temel bir neden olması gerekir ki madde sonsuz hareketine devam edebilsin, bu şeyin saf ikincil faaliyet halinde kendisinin bütün potansiyellerini gerçekleştiren bir töz olması gerekir, bir tane olması gerekir ki doğanın uyumu ve güzelliği oluşa bilsin, bu şey mükemmel olmalıdır, dolayısıyla hiç değişim geçirmemelidir, değişim geçirmediğine göre dışardan etkilenemez dolayısıyla sadece kendi kendisi düşünmelidir, aynı şekilde kendisi hareket edemez, fakat bütün hareketin nedeni olmalıdır, elbette ki bu maddeden bağımsız bütün evrene uyumunu, güzellini ve düzenini veren mükemmel mutlak ikincil faaliyette yalnız kendi kendisini hiç değişmeden düşünen bir ve tek hareket etmeyen hareket ettirici yalnızca Tanrı olabilir.
Aristo'ya göre Tanrı evrene dair bütün nedenleri kendi içinde barındırır, dolayısıyla evrenin hem formal, hem etkisel hem de amaçsal yani sonucundan sorumlu nedendir. Örneğin canlıların neden türler halinde yeni nesiller doğurduklarına verdiği cevap birey olarak ölümlü oldukları için yaşamsal türsel olarak devam ettirerek Tanrı'ya benzemeye çalışmalarıdır der. Benzer şekilde Can Üzerine kitabında akla bilme faaliyetini veren ikincil faaliyetin tam da tanrının özelliklerine sahip biçimde ezeli ve ebedi, maddeden bağımsız ve evrensel olması gerektiğini söyler. Fakat bu konuda Aristo'nun tam olarak nasıl bir iddiası olduğu, Tanrı ve insan aklı arasında nasıl bir ilişki kurduğu kısmı tartışmalıdır
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.08.30 15:38 karanotlar Ekim Devrimi, Lenin ve Mustafa Kemal

Ekim Devrimi, Lenin ve Mustafa Kemal

https://preview.redd.it/a86tbvjr75k51.jpg?width=190&format=pjpg&auto=webp&s=ad849f365c2736e9a95444f7818eece885317396
İbrahim Aksoy

1917 Ekim Devrimi ile ortaya çıkan ve Rusya’yı 70 yıl yöneten rejim bütün dünyada hep tartışıldı. 25 Aralık 1991 yılında ta tedavülden kalkarak, tarihe geçti. Lenin Çar’ı devirip Rusya’da yönetimi ele geçirdiğinde, Kürtler de Osmanlıya karşı bağımsızlık mücadelesini veriyordu. Gelin hep birlikte, Lenin Rusya’sının Kürtlere olan bakışına bir göz atalım, bakalım Lenin Yoldaş Kürtler hakkında neler yapmış.

Birinci Dünya Savaşının çıkış nedeni, Osmanlı-Almanya Berlin antlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre Osmanlı toprakları, Almanya’nın Hindistan’ı olmuştu. Başta İngiltere olmak üzere, Fransa ve diğer Avrupa devletleri de bundan huzursuz olmuşlardı. İşte bu anlaşmanın sebep olduğu birinci dünya savaşı tam dört yıl sürdü, Osmanlı Paşaları da Mondros’ta devletin anahtarını İngilizlere teslim ettiler.

Savaş sona ermeden kısa bir süre önce, İngilizler, Çar’ı devre dışı bırakmak için İsviçre’de sürgünde yaşayan Lenin’i Moskova’ya götürdüler. Lenin orada yaptığı başarılı bir devrimle, Çar’ı devirdi ve bir Emekçi İmparatorluğunu kurdu. 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Paşaları Mondros Ateşkes antlaşmasıyla, Osmanlıyı İngilizlere teslim ettiler. Çünkü Osmanlı Paşaları koşulsuz ateşkes ilan etmişlerdi. O ana kadar İşgal edilmemiş Osmanlı topraklarının yönetimine de, İngiliz General Charles Harington getirildi. Lenin ve Mustafa Kemal’in ilişkilerini de işte bu Harington denen adam oluşturuyordu.

Lenin yönetimi ele alır almaz, başta Çar ailesi olmak üzere, Çar’ın bütün general ve eski yöneticilerini ortadan kaldırdı. Bunu yapan Lenin, 17-18 Aralık 1917 tarihinde, Osmanlıyla Erzincan Antlaşmasını imzaladı. Buna göre; Kızıl muhafızlar dahil, Rus orduları en geç üç ay içerisinde Anadolu topraklarından çekilecek. Gerçekten de tek mermi atmadan, Ruslar çekilip gitti, çünkü İngilizler daha önce Çar’a söz verdikleri Osmanlı topraklarını vermek istemiyorlardı.

26 Nisan 1920 tarihinde, Mustafa Kemal’in Lenin’e yazdığı ünlü mektup. Ankara’nın ilk dış politikası olarak tarihe geçer. Mustafa Kemal, Lenin’e yazdığı bu mektupta emperyalizme karşı siyasi ve askeri dayanışmayı önermiştir. Sovyetlerden başlangıç olarak, asker, silah, cephane ve malzeme talep ediyor. Lenin’in 3 Haziran 1920’de yazdığı cevapla da ikisi arasındaki iş birliği ve dostluk resmen başlıyor.

Mustafa Kemal yakın arkadaşlarına, “Ülkemiz içerden ve dışarıdan komünizm tehlikesi altındadır. Onun için denetim altında resmi bir Komünist Partisi’nin kurulması gerekiyor” diyor. İçeri nere, dışarı nere. Mustafa Kemal’in ülkesi neresi, bilene aşk olsun. 18 Ekim 1920’de Tevfik Rüştü (Aras), Mahmut Esat (Bozkurt), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Kılıç Ali gibi Mustafa Kemal’in has adamları, Komünist Partisini kuruyorlar. Asıl amaç Lenin’in güvenini kazanmak, gerisi yalan. Osmanlı Paşası Mustafa Kemal CHP’yi kurmadan yıllar önce Komünist Partisini kuruyor.

Ankara İstiklal Mahkemesi, 9 Mayıs 1921 tarihinde komünist oldukları gerekçesi ile Çerkez Ethem ve kardeşleri hakkında gıyaben idam kararı, birçok arkadaşı hakkından da 15 yıl hapis cezası veriyor.

Oysa Şubat 1918 tarihinde Komünist gazetesi “Yeni Dünya” çıkmış ve Mustafa Suphi Temmuz 1918’de Komünist Partisini kurmuştu.

28 Ocak 1921 tarihinde Mustafa Suphi ve arkadaşları, Mustafa Kemal’in adamı Faik Reis tarafından Sürmene açıklarında öldürülerek denize atıldılar. Alın size başka bir rezalet. Bunları yaparken de Lenin’in güveni ve desteğini alıyordu.

1918 yılında Kürtlerin Batı Dersim’de Osmanlıya karşı başlattıkları, bağımsızlık mücadelesi, Osmanlı Paşaları döneminde de, 1920-21 yıllarında Sivas’ın Zara, İmralı, Su Şehri, Hafik, Kangal, Gürün ve Erzincan’ın Kuruçay, Kemah ve Refahiye ilçelerinde devam ediyordu. Kısaca Kürtlerin Osmanlıya karşı başlattığı bağımsızlık savaşı, Dersim’in tamamında devam ediyordu. Aynı dönemde Lenin, İngilizlerin tavsiyesi ile samimi dostu Mustafa Kemal’i destekliyor ve ortak antlaşmalara imza atıyordu. Çatışmalarda kullanılan silah, cephane ve malzemeyi de Lenin Osmanlı Paşalarına gönderiyordu.

13 Ekim 1921’de Mustafa Kemal ve Lenin arasında, Kars sınır antlaşması imzalandı. Türkiye kelimesi ilk defa bu antlaşma metninde geçiyor. Görüldüğü gibi ortalıkta Osmanlı diye hiçbir şey yok ama Lenin’in Anadolu’daki tek muhatabı ve dostu, Osmanlı Paşaları.

16 Mart 1921 İngiltere ve Rusya arasında, İngiliz-Rus ticaret antlaşması imzalandı. 16 Mart 1921 Ankara-Rusya Moskova antlaşması imzalandı. Ankara adına anlaşmayı Yusuf Kemal, Rıza Nur ve Büyükelçi Ali Fuat Paşa imzaladılar. İki antlaşmanın aynı gün olmuş olması tesadüf olamaz. Ayrıca Lenin bütün Rus Paşalarını öldürürken, İngilizlerin isteği ile Ankara’da toplanmış, Ermeni ve Kürtlere karşı savaşan Osmanlı Paşalarıyla antlaşma imzalıyor. Çünkü Ankara’yı İngilizler çok önceden hazırlamışlardı. Ayrıca Stalin, Ankara heyetine, “Siz Ermenistan ve Kürt meselesini kendi kendinize hallettiniz. Eğer daha halledeceğiniz bir şey varsa, onu da halledebilirsiniz” diyor.

21 Ocak 1924 tarihinde Vladimir İlyiç Lenin öldü. Yerine hemen 1924 tarihinde, Aleksey Rikov seçildi ancak Moskova’nın Kürt ve Ermeni siyasetinde hiçbir değişiklik olmadı. 1918 tarihinde başlayan Dersim hareketi, kesintisiz 1938 tarihine kadar devam etti. 13 Şubat 1925 tarihinde başlayan Piran Hareketi, 25 Haziran 1925 günü Şeyh Sait’in 47 arkadaşı ile idamı ve binlerce ölü ile sonuçlandı. İstiklal mahkemeleri boş durmadı, idam kararlarına devam etti. 1926 – 1930 yılları arasında Ağrı Kürt katliamıyla on binlerce ölü ve harap olmuş bir Ağrı kaldı. Eylül 1929’de Tendürek saldırısında Rus Devlet Başkanı Aleksey Rikov, 500 kişilik bir Kazak Süvari Alayını göndererek Osmanlı Paşalarına destek verdi. Devşirme Paşalar döneminde, 1937 sonuna kadar, Kürtlere karşı tam 24 katliam uygulanmıştır. Bu katliamların hepsinde de Ruslar, Devşirme Osmanlı Paşalarına silah, araç, gereç ve her türlü yardımı yapmışlardır.

Lenin’in, Rus Paşalarına faşist deyip öldürmesi, Osmanlı Paşalarını da antiemperyalist görüp desteklemesi, Kürtler için çok şey ifade ediyor. Günümüzde hala zurnayı görünce, turna sanıp şiir yazmaya kalkışan, kendisini sosyalist sanan Kürtler de var. Hala aşırı Kemalistleri sol olarak görüp, birlikte siyaset yapan Kürtler de var. Kemalistler on binlerce Şafi-i Camisini kapattı, sadece yarım Şafi-i Camisi açık kalmasına rağmen hala ağzını açınca Müslüman kardeşim diyen, Kürtler de var. Artık yeter, Kürtlerin de gözünü açıp etrafını görmelerinin zamanı gelmiştir.

Bağımsız Kürdistan olmadan dinler tarihi doğru yazılamaz ve doğru okunamaz. Ortadoğu tarihi, doğru yazılamaz ve doğru okunamaz. Dünya medeniyeti, doğru yazılamaz ve doğru okunamaz. Bütün dünya bunu görmeye başladı ve Kürtlerin yanında olduklarını haykırıyorlar. Kavrama sorunu olan Kürtlerin, gözlerini açıp bunu görmeleri gerekiyor.

Mustafa Kemal sizin olsun, Vladimir İlyiç Lenin de sizin olsun. Verin benim Ömer Hayyam’ı mı. Günümüzde bütün dünyanın kullandığı ve hatasız olan güneş takvimini hazırlayan, Ömer Hayyam’dır. Hayyam; matematik, fizik, metafizik, astronomi, felsefe ve mantık konularında, dünya bilim insanlarının örnek aldığı bir alimdir.

1999 yılının UNESCO tarafından “ÖMER HAYYAM YILI” olarak ilan edildiğini, Türkiye’de kaç kişi duydu?

Acaba Ömer Hayyam Kürt değil de bir devşirme Türk olsaydı, Ankara’da devşirme Türkler ne yapardı?

Tek silindirli Lokomotifin projesini çizen, Ebul İz El-Cezeri olmak üzere, dünyada her alanda kabul görmüş daha yüzlerce Kürt alimin ismini sıralayabilirim. Dünyada ilk tekerlek’in kullanıldığı yer Kürdistan’dır. Dünya medeniyetinin beşiği Kürdistan’dır. Bazı Kürtlerin inancı, ideolojisi engel olduğu için Kürdistan’a ihtiyaç duymayabilirler ama dünyanın Kürdistan’a ihtiyacı var. Kürdistan’ın oluşumuna, yoldaşım, dindaşım diyen Kürtler bile engel olamayacaklardır.

Lenin’in yoldaş imparatorluğunun dağılmasıyla, dünyadaki siyasi dengeler de hayli karıştı. En karışık alan, Kürtlerin yaşadığı alandır. Kürtler geçmişte kafalarına doldurdukları lüzumsuz fazlalıkları çıkarıp atmalıdırlar. Siyasette ilişkiler ve dostluklar çıkara dayanır, siyasette kadim dost olmaz. Batı, Kürdistan’ı görmeye başladı, umarım bütün Kürtler de bunu görürler.

İsrail üç bin yıl önce, Kral Yakup’un (Yakup Peygamber) kurduğu ve Kenan Diyarı olarak anılan bir devlettir. Özellikle Romalıların saldırılarıyla, katliamdan kaçan bütün İsrailliler dünyaya dağıldı. 1948 yılında yakaladıkları fırsatı iyi değerlendirdiler ve başkent Kudüs’te yine devletleştiler. İsrail Kürtlerin düşmanı değil, Kürtler için çok önemli bir örnektir.

Yüz yıldır zulmü yaşayan Kürtler de, canlarını kurtarmak için dünyaya dağıldılar. Günümüzde her devlette sığınmacı Kürt’e rastlamak mümkün. Vardığı her ülkede üniversite okuyan çok sayıda Kürt genci var, bu da sevindirici bir yanı. Dört devletin dışında, bütün dünya devletleri Kürtlerin yanındadır. 70 yıl önce İsraillilerin yaptığı gibi, Kürtlerin de bu fırsatı çok iyi değerlendirmeleri gerekiyor. Bazı Kürt bireylerin inanç ve ideolojik algıları buna engel olmamalıdır.

http://navkurd.net/2020/07/ekim-devrimi-lenin-ve-mustafa-kemal/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.03 02:00 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 3

akşam incide takılıyordum ki babam bini çıktı yanıma kapıyı tıklattı.. okan mı beyaz mı? diye sordum. ikisinin de amk aç kapıyı dedi. doğru cevabı verdiğinden açtım kapıyı. lan bu ne hal? diye bağırdı. ne var halimde? dedim. oğlum delirtme çıkar şunları diyor. taktığım sütyeni kastediyormuş amk.. bu herifin dar kafalılığı öldürecek beni. baba merve'ye aldım takmadı, o kadar para verdim. boşa mı gitsin? tasarruf yapıyorum dedim. tasarrufunu giberim diye bağırınca çıkarmak zorunda kaldım. tek tek tuvaletleri gezip boşa su akıyor mu? diye kontrol etmeyi biliyor oç. biz tasarruf yapınca suçlu oluyoruz. takacak ya bana, bahane arıyor. konuyu değiştirmek için zaman lerzan mutlu'yu ne kadar değiştirmiş, farkında mısın? diye sordum, giblemedi. böyle zekiliklerim vardır. aşırı bir tepki aldığımda olayı yumuşatmak için parlak zekamı devreye sokarım. ters ters bakıyor amk.. sen ne demeye geldin baba? dedim. demiyorum lan sana bir şey baba da deme bana amk dedi ve çıktı. oha amk itirafı kest. delirmek üzereydim.. babam kimdi benim amk? bu konuyu hemen açıklığa kavuşturmalı, incide arkamdan konuşulanları haklı çıkarmamalıydım.
not: lerzan mutlu annem olabilir.
hemen indim aşağıya sordum anneme. benim babam kim? dedim. mal mal konuşma git başımdan diyor. babam babam olmadığını iddia ediyor, kim benim babam cevapla çabuk, yoksa bida odama almam seni dedim. öyle deyince tırsmış olacak gitti babama sen ne dedin bu çocuğa? diye çıkıştı. ben biraz uzaklaştım, dayaktan korktuğum için. zaten duydum sonra babam yakışıksız ifadeler dillendiriyordu hakkımda. bunlardan bir gib çıkmayacaktı, kendi yöntemlerimle öğrenmeliydim. merve'nin yanına gittim. kapıyla küs olduğumuzdan ona bir şey söylemedim ve tıklattım. zaten onla harcayacak zamanım da yoktu. merve açtı kapıyı, ne var? dedi. önce benimle insan gibi konuşmasını, daha sonra göğüslerinin bir ara fotoğrafını çekmemiz gerektiğini, bir iş için lazım olduğunu tembihledim. git abi pff xs gibilerinden bir şey söyleyecek oldu, tuttum saçından. söyle, geçen saklayıp da söyleyemediğin şey neydi? benim gerçek babam kim? annem başka kimlere veriyor? dedim. sesi çıkmadı.. söyle çabuk yoksa nermin'in face profiline yine mesut yar'ın kilo vermeden önceki hallerinin fotoğraflarını atarım diye tehdit ettim, defol diye karşılık verdi. bu kız tam bir kevaşe.. artık anlaşılmıştı, aile içinden doğru cevap gelmeyecekti. bir an önce farklı yollara yönelmeliydim.
not: aradığım sorunun cevabı nermin'de olabilir.
sabaha kadar gözüme uyku girmedi. face'den, twitter'dan ve inci'den çeşitli duyurular yaptım. babamın kim olduğunu bilenlerin acil bana ulaşması gerektiğini yazdım. küfürle cevap verenlere gerekli tepkileri verip evden fırladım. 1. kata indim, yine o kadın çıktı. eşiniz evde mi? dedim. hayır dedi. oha bu saatte gelmedi mi hala? diye bağırdım. herif ağır tokmakçı amk evine bile uğramıyor. saçmalama işe gitti dedi. yemedim tabiki ama onla uğraşamazdım. sizin kocanız benim annemi gibmiş doğru mu? dedim. ne diyorsun sen defol git falan dedi küfür müfür bir şeyler saydırdı. dur kapatma kapıyı cevap ver dedim, kapattı huur kapıyı. annemin tadına varmış biri bu karıya katlanıyor olamaz deyip babamın bu adam olmadığına karar verdim. karşı komşu firuze teyzenin kapısını çaldım. eşiniz evde mi? diye sordum.. yok dedi. kocanızı kastediyorum, evde mi? dedim. yok evladım diye karşılık verdi. firuze teyze belanızı gibtirmeyin hepinizin eşi mi memur amk saat 8 buçuk deyince, bir şeylerden korkuyor olmalı ki kapıyı hakaret ederek kapattı. firuze teyzenin kocası ihtimalini aklımda tutmalıydım. firuze teyze bir şeyler saklıyor gibiydi. sıra 2. kattaki dairelere gelmişti.
not: 1. kattaki kadının adını hala bilmiyorum.
  1. kattakilerden birini tanıyorum da 4 numaraya hiç gitmemiştim. o yüzden önce tanıdığımdan başlayıp aradaki samimiyeti kullanmaya karar verdim. kapıyı çaldım, aramızdaki samimiyete olan inancından dolayı açtı kapıyı. aramızdaki samimiyete güvenerek nassın mehtap teyze görünmüyon? dedim. beni görmekten şaşırmış olacak ki ters ters baktı. kocanız annemi gibmiş doğru mu? diye sordum. sorgu tekniğidir bu, annem itiraf etmiş gibi yapıp lafı alacaktım ağzından. böyle zekiliklerim vardır. insanlara aklımla küçük oyunlar oynar, keskin zekam karşısında çırpınışlarını izlerim. lafı değiştirmek için terbiyesizlik yapma oğlum git işine hadi deyip kapıyı kapattı. bunların hepsi niye böyle davranıyor amk? 1 insan gibi sohbet edebilen olmaz mı koca apartmanda.. kocasından şüpheleniyor belli ki. bu ihtimali de cebe koyup 4 numaraya gittim. çaldım kapıyı benim yaşlarımda bir kız açtı. eşiniz evde mi? dedim. eşim yok benim, neden sordunuz? dedi. kocanızı kastediyorum hanımefendi, evde mi çabuk diye ısrar ettim. öğrenciyiz biz söyle ne söyleyeceksen diyor. bir an öğrenci ve kız olduğunu aklıma getirince çok heyecanlandım ve birkaç saniye aralıksız bakıştık. fakat benden hoşlanıyor olması, sorgu tekniğimden kaçabileceği anlsevgi gelmiyordu. babanız annemi bafilemiş doğru mu? dedim, gülüyor amk. oha bulmuştum galiba.. bu diğerleri gibi kapıyı kapatmamıştı. tabi bu benden hoşlanıyor olmasından da kaynaklanabilirdi ama gözlerinden babasını saklamak istediği gerçeğini okudum. bak dedim ayağını denk al, şahsi meselemizi sonra halledelim dedim ve babasının msn adresini istedim. uğraşamam senle deyip kapıyı kapattı. nihayet elime gerçekçi deliller geçmişti. ayrıca behzat ç'deki şule'den sonra ilk kez bir kızın benden hoşlandığını hissetmiştim. bu da olumlu bir gelişmeydi. neyse edindiğim bilgileri aklımda tutup 3. kattakileri sorguya çekmek vardı sırada.
    not: mehtap teyze ve erdal beşikçioğlu liseden sınıf arkadaşı olabilir.
  2. kattaki sinirli teyze biraz beni korkutsa da kapıyı çalmak zorundaydım. açtı ne var? dedi. olaya yumuşak girmek için natalie portman'ın léon'daki halini hatırlıyor musunuz? dedim. anlamadım? evladım işim var noldu? dedi. acelesi kendini ele veriyordu açıkçası. bu tavrı şüphelerimi artırmıştı. hanımefendi dalga geçmeyin benle, kocanız nerde? dedim. napacan kocamı? diyor. aklı sıra lafı değiştirecek oç. kadın biraz yaşlı olduğundan sorumu dikkatli sordum. muhterem beyefendinin validem ile vakt-i zamanında izdivaç ettiğini teferrüc ediyorum dedim. söylediğime cevap vermeyip lafı değiştirmeye çalıştı. annenin haberi var mı geldiğinden? dedi. sanane annemden oç deyip ondan önce kapıyı ben kapattım. sonra da açmadı oç. şüpheliler listeme eklenmekten kurtaramamıştı kocasını... karşı daireye geçtim. kapıyı tıklattım. kapıyı açan kadına ''oha siz burada mı oturuyordunuz? kapıcı sanıyordum sizi.'' dedim. ne diyorsun sen? falan bir şeyler geveledi. eşiniz evde mi dedim. yok bana söyle ne söyleyeceksen bebek içeride yalnız dedi. bebek kimden? diye sorunca biraz sinirlenip kapıyı kapattı. bu millet mal amk. babam tembihlemiş herhalde hepsine, konuşmayın demiş. bu adam tam bir oç, böyle bir şeyi benden saklayabileceğini nasıl düşünür? neyse şimdi gitmem gereken tek bir adres kalmıştı. firuze teyze.. fazla beklemeden bizim kata çıktım.
not: bebek önder açıkbaş'tan galiba.
bizim kata çıkıp firuze teyzelerin kapısını çaldım. firuze teyze kapıyı açınca bir şey söylemesine izin vermeden ''haykırmaaaak istiyoruoooğğmmmm konuşamıyorum'' eserini ilhan irem'in tarzıyla seslendirmeye başladım. bu daha samimi bir sohbet gerçekleştirmemizi sağlayabilirdi. noldu evladım yine? dedi. bakın firuze teyze sevişmek doğal bir şey ve insanın bir ihtiyacı. günümüzde yıldız tilbe bile sevişiyor dedim. oğlum git hiç sırası değil dedi. ne sırası değil? bu saatte görmeyin siz de şu işi kardeşim dedim. kapıyı kapatıyordu ki koydum ayağımı araya korkmasını sağladım. bildiğiniz gibi böyle çevikliklerim ve böyle zekiliklerim vardır. bu hareketimde iki yeteneğimi bir potada erittim. napıyorsun oğlum sen? git evine yürü dedi. eşiniz annemi emmiş doğru mu? dedim. anlamadığım birkaç arapça cümle söyleyerek kapıyı kapattı ve kafamı karıştırdığını sandı. fakat bu hareketleriyle kendini ele vermiş oldu. çünkü firuze teyzenin arapça bilme ihtimali çok düşüktü. böyle basit hamlelerle aklımı karıştırmayacağından şüpheliler listeme kocasını ekletmekten kaçamadı. yeterli bilgiyi toplamıştım. şimdi eve gidip taylor swift'in love story şarkısı eşliğinde bir durum değerlendirmesi yapacaktım. kapıyı çaldım, annem açtı. nereden geliyorsun? diye sordu. konuyu değiştirmek için defne joy foster öldü 3 gün yas tuttunuz, 30 şehit öldü şimdi neredesiniz? dedim. mal mal baktı, fırsattan istifade odamın yolunu tuttum.
not: ilhan irem, taylor swift'e kanye west'in yaptığı ayıbı yapmazdı.
harun kolçak posterimi ters çevirip duvara astım. şüphelilerin isimlerini, yaşlarını, duyabildiğim kadarıyla haftalık sevişme sayılarını yazdım. o sırada babam geldi, kapıyı tıklattı. gel lan kahvaltı yap dedi. yeterli eti cinim olduğunu, kapımın önünü derhal terk etmesse merdivenlerle konuşacağımı, bir daha onu üst kata çıkarmayacağımı söyledim. öyle deyince korkmuş olacak ki hiçbir şey demeden aşağı indi. elimdeki delilleri ve düşündüklerimi facebook, twitter, inci'de paylaştım. msn iletimi ''alem arka olmuş.'' yaptım. insanlardan yardım istedim. fakat herkes oçlik peşinde olduğu için gerekli küfürleri gerekli yerlere iletip sosyal ortamdan da umudumu kestim. neden herkes bana karşı amk bir anlasam... daha sonra kapım çalındı, gelen merveydi. şaşırdım amk hangi dağda kurt öldü? diye sorup biraz gülümsedim. abi açar mısın kapıyı? dedi. önce soruma cevap ver dedim. abi aç şu kapıyı diye bağırınca daha fazla sinirlendirmemek için kapıyı açtım ve hangi dağda kurt öldü? derken gerçek bir soru sormadığımı, kendisine bir espri yaptığımı belirttim. yoksa 12 yaşında kız nerden bilsin amk nerde kim öldü * böyle esprili anlarım vardır. sivri zekamla beklenmedik espriler yapar, insanları aralıksız güldürürüm. neyse derdin ne merve? sütyensiz birini odama almadığımı biliyorsun, acele et dedim. bir fotoğraf çıkarıp, abi bu iğrenç şeyi niye yatağımın altına koydun? dedi. o iğrenç dediği şeyin david fincher'ın 25 kare tekniği olduğunu ve fight club'ın final sahnesinde bulunduğunu belirttim. merve iyi kız, hoş kız da cahil biraz galiba.. bir daha yapma böyle şeyler yeter artık dedi. konuyu değiştirmek için bu yaşar nuri öztürk saba tümer'e neden bu kadar sinirli? diye sordum. aklı karışmış olacak ki cevap vermeden çıktı odadan. ben de işime bakmaya devam ettim.
not: helena bonham carter yaşar nuri öztürk'ten hoşlanıyor. ikisinin de 3 ismi var.
duvardaki yazdıklarıma bakarak bir süre düşündüm. daha sonra benden hoşlanan öğrenci kızla şükran teyzenin akraba olduklarını farkettim. bu da firuze teyzenin kocasının benim babam olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. indim aşağıya annem mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. anne firuze teyzenin kocasıyla nereden tanışıyorsunuz? dedim daha mevzuya girmeden. böyle zekiliklerim vardır. konuya farklı bir yerden girer, karşımdaki insanın aklımın oltasına düşmesini beklerim. fakat annem git başımdan, uğraşamam gibi basit kelimelerle beni başından atmaya çalıştı. yemedim tabiki, ama yine de çok üstüne gitmeden lafı ağzından alıyım diye kim kardashian'ın en küçük kız kardeşinin model olmak istediğinden bahsettim. yine aynı basitlikte cümlelerle lafı geçiştirmeye çalışınca kafasını karıştırmak için requim for a dream'in ne kadar overrated bir film olduğundan bahsettim ona. fakat kadına işlemiyordu. anlaşılmıştı, çözülmesi için biraz daha zaman vardı. ben de yukarı çıkıp biraz kafamı dağıtmalı, başka şeylere yoğunlaşmalıydım. bu kadar düşünmek bana bile fazla gelmişti. inci'ye girip semiha berksoy ferresi yolla diyene yolluyorum başlığı açtım. pek ilgi görmeyince twitter'a girip birkaç güldüren şaka yaptım. kimse rtlemeyince face'e girip liseden arkadaşım pelin'in duvarına halil sezai paracıklıoğlu senden hoşlanıyor yazdım. 2 dakika sonra kaldırdı gönderimi oç. herkes bana karşı amk böyle dünyanın necati ateş'ini gibiyim deyip uykuya dalmaya karar verdim ve yatağa yattım. bir an önce sabah olmasını ve planlarımı hayata geçirmeyi istiyordum.
not: pelin kim kardashian'ın erkek kardeşine veriyor. eminim...
sabah kalktım erkenden reserved ne demek ola ki amk? diye düşündüm biraz. daha sonra quentin tarantino'nun adını hatırlayamadığım bir filmine gönderme olduğuna karar verip işe koyulmayı tercih ettim. merve'nin odasına inip biraz kapıyla dertleşmek istedim, fakat cevap vermedi oç. tüm dünya bana karşı birleşmiş amk deyip eticin+cappy i mideye indirdikten sonra firuze teyzelerin daireye indim. kapıyı tıkladım, açan olmadı. fakat içerde ayak sesleri vardı amk uyuyor olamazlardı. böyle zekiliklerim vardır, şeytanı ayrıntıda arar, aklımı kullanarak yerinde gözlemler yaparım. açmaları için kapıyı daha sert vurmaya başladıktan sonra firuze teyze açtı kapıyı. bir şey dememe izin vermeden bak çıkacam söyleyecem artık sizinkilere yeter böyle oğlum, acıyorum ses çıkarmıyorum dedim. sen kimsin bana acıyorsun firuzan teyze? kocanı çağır dedim. adını firuzan olarak telaffuz ettim ki onu önemsemiyor gibi bir görüntü verip, karşımda ezilmesini sağlayım. böyle hınzırlıklarım vardır. kocamı çağırırsam dayak yersin, git bak dedi. babam değil mi? döver de, sever de.. karışmayın çağırın dedim. ne diyorsun oğlum sen, çık elimi belada koyma diyor oç. eğer kocasını çağırmassa zabıta ya da pakize suda'yı çağıracağımı belirttim. fakat kadın oralı olmadı.. yetmezmiş gibi kapıyı yüzüme kapattı. oğlunuz büyüyünce önder açıkbaş gibi olacak hepiniz oç siniz deyip bizim daireye çıktım. konuyu manevi babama açma vakti gelmişti.
not: reservedla ilgili filmde pakize suda oynuyordu galiba.
kahvaltı masasına oturup bir süre herkesin uyanmasını bekledim. o sırada abraham lincoln'ün annemle ne ilgisi olabilir? diye düşündüm. neyse ki ilk uyanan babam oldu. napıyon lan burda? uyumadın mı? dedi. uyuduğumu, çünkü beynimin en fazla uyurken geliştiğini belirttim. beynini gibiyim gibilerinden ucuz bir laf etti. bu adamın aklı sıra benle taşak geçmesi çok sinirlerimi bozuyor. manevi babam olduğunu öğrendikten sonra bıçaklamayı düşünmüyor değilim. neyse buna daha fazla takılmayıp onu popülasyon genetiğinin kurucuları ingiliz biyologlar ronald fisher ve j.b.s. haldane için 1 dakikalık saygı duruşuna davet ettim. giblemedi oç.. tabi ben hiç bozmadan duygulu bir 1 dakika yaşadıktan sonra konuya girmeye çalıştım. fakat bu oç döver diye yavaş yavaş bahsetmeliydim içimdekilerden. ilk insan ademse ya bu kızını gibti, ya da oğulları kız kardeşlerini? diyerek bir sohbet konusu açmaya çalıştım. sabah sabah sürünme yine.. diyince olayı mantık boyutundan şiddet boyutuna taşımamak için lafı uzatmadım. önce sevecen olmalıydım. bak dedim sen de bu yaşıma kadar büyüttün ettin, aç susuz koymadın eti cinim ekgib olmadı sağol dedim. ne diyon sen amk? diyor oç hala işin gırgırında. baba, bak hala baba diyorum sana. sen kim olduğunu söylemedin ama ben gerçek babamı buldum dedim. ilk başta şaşırdı, sonra zekama şaşırmış olacak ki hafif gülümsedi. kimmiş? dedi joe biden dedim. oç kahkaha atıyor karşımda. ne gülüyorsun amk baktım netten ben joe biden türkiye'yi başkan yardımcısı olmadan önce defalarca ziyaret etmiş dedim. oğlum bak sinirleniyorum, gibtir git diyor bana muallaknin evladı. hayır dedemi tanımasam manevi babama böyle söylememem gerektiğini düşünücem. ama biliyorum dedemi, kesin muallaknin evladı bu. az önce buraya gelip düşünmeye başlayana kadar firuze teyzenin kocası sanıyordum. o da bafiliyor annemi ama benim babam o değil, az önce düşününce farkettim dedim. ayağa kalktı bu hiçbir şey demeden üzerime yürüdü. şiddet çözüm değil, mantıklı ol. joe biden olmayacak da kim olacak? bunu daha önce düşünmemiş olmam saçma değil mi? diyecektim saç.. diyebildim. ağzıma burnuma daldı amk. bu kez farklı oldu biraz. 1 dişim kırıldı, gözüm 10 dakika içinde hafif morlaştı. elmacık kemiklerim çok acıyordu. vurdukça da kesmedi öncekiler gibi oç. neyse bıraktı gidiyordu sen benim maddi babam değilsin dövemezsin beni diye bağırdım. maddi o anlamda kullanılmaz gerizekalı diye yanıt verip odasına gitti. hmmmm bunu biraz düşünmeliydim.
not: ronald fisher, joe biden'ı duşta seyretmiş.
bir süre burnumdan yere damlayan kanları izleyip kafamda robert downey jr.'ın sherlock holmes performansını değerlendirdim. annem uyanmış amk o geldi ne oldu yine? ne bu halin? salim allah belanı versin deyip ağlamaya başladı. haltları sen yiyorsun, dayağını ben yiyorum anne dedim. ne yaptın yine gerizekalı? sorusuyla karşılık verdi. joe biden'ın babam olduğunu manevi babama söylediğimi belirttim. gözlerinden okudum bir yıllar öncesine gitti.. hiçbir şey demedi, ilk yardım gereçlerini getirdi. bunların yararı olmayacağını, acil bana merve'nin ojelerinin lazım olduğunu söyledim, takmadı. benim de kalkıp onları getirecek halim yoktu açıkçası. her tarafım acıyordu. daha sonra babam oç geldi annemle sırtladılar beni odama taşıdılar. güya şefkatli görünüp joe biden'ı aramama, onları terk etmeme engel olacak oç. ama yağma yok.. iyileştikten sonra ona gününü göstermeye karar verdim. gözlerim dolacak gibi oldu, kendimi tutmak için youtube'a girip harun kolçak'ın ''gir kanıma'' klibini izledim. biraz daha iyiydim.. biraz kafamı farklı şeylere odaklamam gerekiyordu yine. zeki insanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. o yüzden kafamdaki bir diğer önemli soru önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? ya yeniden cevap aramaya çalıştım. kendisinin okan bayülgen ile eşit iq'da olduğunda bir kez daha karar kıldım ama dediğim gibi bunu zaten biliyordum. bana daha farklı argümanlar lazımdı.
not: babam oç önder açıkbaş'a kızıyor, sinirini bizden çıkarıyor.
neyse google görsellerden ibrahim erkal fotoğraflarına bakıp sakinleştikten sonra youtube'a girip mustafa karadeniz kamera şakaları izledim. artık iyiydim... şimdi joe biden'a ulaşmak lazımdı. twitter'da kendisini followlayıp birkaç mention attım. facebook duvarıma joe biden beni bul, konuşmamız gerek yazarak telefon numaramı paylaştım. son olarak serkan inci'ye pm atıp beni joe biden ile tanıştırmasını rica ettim. bu ikilinin liseden arkadaş olduğunu düşünürken keşfetmiştim. her tarafım ağrıdığından aşağı inemezdim. anneme seslenip gelmesini söyledim. gelince robert plant'in vokalistliğini yaptığı efsane ingiliz rock grubunun ismini sordum. bilemedi cahil oç... yine de içeri aldım çünkü durum ciddiydi. annem içeri girince manidar olsun diye youtube'dan metin ışık'ın lay lay lom eserini açtım. böyle zekiliklerim vardır. yaptığım eylemlerle insanlara mesajlar verir, onları beynimin labirentlerine davet ederim. ne diyorsun söyle çabuk? bir ihtiyacın mı var? dedi. anne joe biden'a acil ulaşmam lazım. telefon numarası vardır sende, versene.. dedim. hiçbir şey demeden çıktı odadan oç. beni peydahlamayı biliyorsun. o zaman bazı sorulara da cevap vereceksin amk. neyse ben yeteri kadar zekiydim, kimseye ihtiyacım yoktu. açtım yeniden twitter'ı baktım beni ne followlamış, ne sorduğuma cevap vermiş. bu beni biraz üzdü. herkesten sonra onun da bana sırtını dönmesi fazla ağır olmuştu. tavrımı anlasın, kendine çeki düzen versin diye son kez ''followa follow aqar agaaaaaaa'' yazıp kendisini unfollowladım. baktım facebook'taki çağrıma da cevap verdiği yok, dikkat çekmek için gönderimin altına ''a tempest of siblings, business and fame engulf olympic decathlete bruce jenner and paparazzi fave kim kardashian as their huge hollywood families collide.'' yazdım. hani adam ingilizce biliyor ya.. o açıdan. böyle zekiliklerim vardır. her bireyi kendi başına, kendi şartlarıyla değerlendirip onları aklımın kapanına sokarım. inci'deki inboxım da hala boş olduğuna göre biraz daha beklemem gerektiğine, bu sırada hegel şükran teyze akrabalığının ne anlama geldiğini düşünebileceğime karar verdim.
not: mustafa karadeniz hegel'i çok komik şakalardı.
sağ dizimdeki, dirseklerimdeki ve elmacık kemiğimin üst kısımlarındaki morluklara merve'nin daha önce kaçırdığım ojesini sürüp biraz dinlenmeye çekildim. 2-3 saatlik bir uyku çektikten sonra inci'ye girdim. inboxım hala boştu. serkan inci'ye sen git hala fakir gibi dilen, bir işimize yardımcı olma oç yazdıktan sonra balkona çıkıp ela'nın gelmesini bekledim. bir kere de sözünde dur amk kızı yaralıyız bir de. tam 45 dakika bekletti. ben de daha fazla beklemedim ki tavrımı anlasın. böyle zekiliklerim vardır. gerekli durumlarda sinirimi beynimin kıvrımlarıyla harmanlayıp ortaya akıl ürünü, zekice tepkiler çıkartırım. kapım tıklandı, gelen manevi babammış. steven spielberg mü? david lynch mi? diye sordum. gibtirme onları bana aç şu kapıyı dedi. bu adamda gelişme var amk. bu ara hiçbir soruyu kaçırmıyor. doğru yanıtı duyar duymaz açtım kapıyı. buyur ne vardı? dedim. oğlum bir an aşırı sinirlendim, böyle olsun istemezdim, kusura bakma dedi. joe biden'a ulaşacağımı anlayınca arkaü tutuştu oç nin. yine de asıl niyetini anlamamazlıktan gelerek olur böyle şeyler baba dedim. aferin bak, yarak yarak konuşma adam ol şöyle diyor. güzel ortamı bozmamak, lafı değiştirmek için dostoyevski'deki st. petersburg tasvirleri başka kimde var allasen? diye sordum. aval aval baktı. bak baba dedim, madem yapıcı konuşuyoruz. ben önemli değilim, artık düşünme beni.. ben bakarım başımın çaresine dedim. aferin oğlum dedi. ama merve adına endişeleniyorum baba, face'den sınıfındaki erkek arkadaşlarıyla konuştum kimseyle sevişmemiş dedim. daha lafa devam edecektim kalktı gidiyor saygısız oç.. dur dedim nereye gidiyorsun amk? almayım ayağımın altına bak zor tutuyorum kendimi diyor. bu adamın pgibolojik desteğe ihtiyacı var amk. olur olmaz yerde dayak atmaya çalışıyor. merdivenlerden inerken annen yemek hazırladı getirsin odana söyleyim de dedi. annemden sanane oç deyip kapıyı kapattım, üzerine kitledim.
not: ela'yı david lynch'e yar etmem. niyetlerinin farkındayım ama bu asla olmayacak.
baktım face'e, twitter'a joe biden'dan hala ses yok. bu annem de 1 kere olsun adam gibi adama vermiyor amk. babam olma ihtimali olan herkes oç. neyse çıktı annem yemek getirdim aç kapıyı diyor. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim. oğlum aç kapıyı uğraşamam senle diye karşlık verdi. fakat yağma yoktu. şu sorularıma bu evde artık cevap verilecek amk. ciddi bir şey soruyorum, önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diyerek sorumu tekrarladım. buraya bırakıyorum yemeği alırsın dedi. açtım kapıyı pilav nohut var.. üzerine vişneli cappy döküp afiyetle yedim. tam hatırlayamadığım bir şeye sinirlenip boşların olduğu tepsiyi yatağın altına sakladım. harun kolçak'ın gir kanıma klibini izleyip sakinleştikten sonra yeniden joe biden'ı bulmanın yollarını aradım. birden joe biden'ın bizim apartmandaki öğrenci kızın akrabası olduğu aklıma geldi. o kızla hemen konuşmalıydım. evden çıkmama izin vermeyeceklerinden üst kattan sıvışmaya karar verdim. böyle zekiliklerim vardır. insanların benim üzerimde kurmaya çalıştıkları baskıya, onlara akıl oyunları yapıp, beklenmedik anda beklenmedik eylemlerde bulunarak cevap veririm. yürümekte zorlandığım için kızın katına inmem 15 dakikamı aldı. ama sonunda varmıştım. tıkladım kapıyı, açtı. konuya alakalı bir yerden girmek için bu model grubunun solisti neden spastik kız çocuğu taklidi yapıyor? diye sordum, gülümsedi. bu olumlu bir gelişmeydi, balık oltaya geliyordu. ne vardı? dedi. joe biden'ın telefon numarası lazım dedim. o kim? diyor amk. yeni nesil ecdadını akrabasını tanımıyor ayıp oç dedim. şaşırmış görünüyordu.. daha sonra anlamlı bir sosyal mesaj vermek için ''ecdad tarih yazmış, torun okumaktan aciz.'' diye bağırdım. ehehe ne kullanıyorsan aynısından istiyorum deyip kapıyı kapattı. oha! oha oha oha oha wowwww... ekşici lan bu dedim. espriyi kest dedim. telefon numarasını alamasam da kızın ekşici olduğu bilgisine ulaştım. bu da joe biden ile ekşiyi direk ilişkili kılıyordu. zaten daha önce şüphelendiğim bir durum olduğundan bir an önce odama çıkıp bunun üzerine düşünmeye karar verdim. yaklaşık yarım saat sonra kimseye farkettirmeden odamdaydım.
not: öğrenci kız geceleri evinde harun kolçak'ı misafir ediyor.
daha sonra odamda enrique iglesias'ın hero klibini izlerken joe biden-ekşi ilişkisini düşündüm bir süre. tüm bu karışıklığın arkasından roberto baggio'nun çıkabileceğini tahmin ediyordum. twitter'da ve facebook'ta durumumumu edit:imla diye güncellendim. birkaç film izledim beğenmedim, birkaç şarkı dinledim ağır eleştirdim. aralarına sızarsam belki daha kolay çözülürler diye düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanlara yakın davranıp bana güvenmelerini sağladıktan sonra onları beynimin duvarlarına hapsederek istediklerimi vermelerini sağlarım. fakat 2 saat boyunca kimseden ses çıkmamıştı. merve'nin odasına inip konuyu kapıya açmaya karar verdim. indim aşağıya, bak dedim kapı; aramızda çeşitli gerginlikler, hoş olmayan olaylar yaşandı. gel geçmişe bir sünger çekelim. dedim. hiç cevap vermedi oç. yine de büyüklük bende kalmalıydı. eğer barışmak istersen ben odamdayım, harun kolçak dinleyip birbirimize el şakası yaparız dedim. tamam gibilerinden kolunu oynattı. merve açtı kapıyı.. napıyorsun abi burda? diyor. hiç dedim bir meseleyi hallettik. bak merve dedim kaç gündür babamı arıyorum ve kendisine ulaşmama ramak kaldı. ona ulaştıktan sonra sizi terk edecem. aklım sende kalarak gitmeyim, şu aldığım sütyenleri kullan artık dedim. bak çağırırım babamı? diye tehdit ediyor oç. hemen konuyu değiştirdim. bu egemen bağış ne komik adam değil mi? seviyorum vallahi dedim. o kim abi diyor cahil oç. hem sütyensizsin, hem cahil daha fazla muhattap olamam deyip odayı terk ettim. giderken kapıya selamımı çaktım. daha sonra apartmandaki daireleri gezip behzat ç. izleyip izlemediklerini sordum. verilen cevaplara göre apartmandaki oçlik oranını hesapladım. sonuçlar beni üzmüştü.
not: roberto baggio ve akbaba aynı kızdan hoşlanıyorlar.
ertesi gün akşsevgi kadar incide takıldım, eti cin yedim, ela'yı bekledim vs.. akşam olduğunda aşağı indim. herkes salondayken mandalina aşıracaktım. sesimi duymuş olacaklar ki manevi babam salona çağırdı, gittim. ne vardı? dedim. gel yanımızda otur, dizi izleyelim dedi. arkaü tutuştu oç nun.. yine de annemin hatırına oturdum. hiç ağzımı açmadan 20 dakika bekledim. daha sonra fatmagül'ün teyzesine sinirlenip masanın üstündeki bardağı televizyona fırlatınca babam elinin tersiyle suratıma bir tane yapıştırıp odadan kovdu. üvey baban mı var derdin var amk.. neyse odama çıkıp bir süre astrofizik üzerine düşündüm, hubble ultra derin alanını seyrettim. bundan da sıkılınca şükran teyzelerin kapısını çalmak için üst kattan sıvıştım. kapıyı tıkladım, şükran teyze açtı. oo nasılsın şükran teyze, mehmet amca yok mu? dedim. var içeride demeye kalmadı o oç da geldi. kapat kapıyı şükran diyor oç.. mehmet amca babam karınızı tokmaklıyorsa sorunu onla çözün, zaten kendisi öz babam bile değil dedim. git elimden kaza çıkacak diyor amk oğlu. neyse alt kata benden hoşlanan öğrenci kızın dairesine indim, kapıyı tıklatınca hemen açıyor. bu çok iyi bir özellik. insan ilişkilerinin etik kuralları gereği naber? dedim. iyi canım sen diyor. bu da hemen atacak kapağı oç.. ağırdan al kızım. evlenecez demedik. canım manım ne ayaksın? neyse kardeşimin pedi bitmiş de sizden alabilir miyiz? dedim. tabi dedi. ama mümkünse kullanılmış olsun diye rica ettim. öyle deyince bir döndü kaç yaşında senin kardeşin? diyor. ne alakaysa amk bu kızın kafada bir kırıklık var. 12 ne oldu da? dedim. kapıyı yüzüme kapattı. amk sen bana naz yapacan diye kardeşim zor durumda kalacak bencil oç. ilişkimizle ilgili meseleleri bire bir halledelim kızı niye mağdur ediyorsun? bunları söylemek için kapıyı bir kez daha tıkladım, yine açtı sağ olsun. konuya farklı yerden girip tepkisini azaltmak için plüton'a da çok ayıp ettiler ha.. dedim. ya arkadaşım ne istiyorsun benden? dedi. 1 ped rica ettik küfretmediğin kaldı. aramızdaki sorunları baş başa halledelim, şimdi pedi ver dedim. annenle tanışıyoruz, ona bir bir söyleyecem bunları deyip kapıyı kapattı. sanana annemden oç deyip kapıya bir tekme attım ve ben de yukarı çıktım. manevi babam çağırdı yanına, gittim. he dedim, noldu? haftaya azize halanlar geliyormuş, 1 hafta kalacaklar dedi. burcu bakireyse almam eve deyip odama çıktım. azize halam ilginç bir kadındır.. daha önce mehmet amca ve 1. kattaki kadının kocasıyla kısa süreli ilişkiler yaşadı, yürütemedi. gençliğinde mehmet demirkol ile 2 yıllık bir beraberlik yaşamış. şimdi bizim süleyman enişteyle evli görünüyor.
not: benim manitanın babasıyla süleyman eniştenin sık sık öpüştüğünü duydum.
halamların geleceği gün erkenden kalktım. vücudumun kıldan muzdarip yerlerini tıraş ettim. duşumu alıp, kolonyamı sürdükten sonra artık hazırdım. annemler aşağıda hazırlıkları tamamlamıştı. annem geleceklerinden dolayı baya sevinçli görünüyor ama eniştemin gelmediğinden haberi yok herhalde. 2 yıl önce yazlıklarına gittiğimizde eniştemle mutfakta buluşuyorlardı. gözlerimle gördüm.. neyse kapı çaldı indim hemen aşağı. halamlar geldiler falan, burcu ve ekrem de gelmişti. ekrem oç benim hasmım.. benden nefret ediyor biliyorum. yine de burcu'nun hatrına ona katlanmak zorundayım. neyse halamın elini öptüm burcu'yu öptüm falan. tokalaşma merasimi vs.. merve malıyla burcu bir garip hareketler yapıyorlar, ilginç sesler çıkarıyorlar falan. ne yapmak istediklerini tam anlamadım ama sonunda sarıldılar da olay tatlıya bağlandı allahtan. neyse salona geçtik biraz sohbet etmek için. annem açlığınız var mı? diye sordu. ne biçim soru soruyorsun anne, yıllardır giriş katında kirada oturuyorlar? dedim. sen sus diye yanıt verdi. bu kadın tam mal ya.. neyse sen nasılsın oğlum? diye sordu halam. iyiyim hala kız arkadaşım ve yeterli eti cinim var. sen nasılsın? dedim. biz de iyiyiz çok şükür dedi. nasıl iyisin hala? burcu'nun hala göğüsleri büyümemiş. ne rahat insanlarsınız? dedim. babam gibtir ol git gelme buraya diye kolumdan sürükleyerek odadan kovdu. oç 2 dakika hasret gidermemizi de kıskandı. gerçek babam olmadığını sanırım halam da bilmiyor. telaşı ondan... neyse merve'lerin odasına gidip burcu ile merve'yi beklemeye karar verdim. beraber yatacaklardı çünkü.. onlarla etraflıca bu göğüs meselesini konuşmalıydım. gittiğimde kapı kilitli değildi, girdim içeri. kapıyla 5 dakika kadar sohbet ettikten sonra merve ile burcu geldi. kevaşe merve abi ne işin var burda? çık diyor oç. bekle dedim burcu'ya bir şey sormam lazım. sor abi dedi burcu. ekrem hala kızgın mı bana? dedim. niye ki? dedi. ben ten kol saatini cinsel uzvuma taktığımdan beri bana hep ters davranıyordu dedim. yok abi seviyor seni dedi.. oç ekrem o imajı yaratmış ailesinde bilerek.. böyle şeytanlıkları vardır. asıl düşündüğünü son ana kadar söylemeyip, olayların istediği gibi şekillenmesini ister. açıkçası ekrem'den korkuyordum ve bu konuyu annem benim için çözmeliydi. gittim mutfağa annemi yanıma çağırdım. korkumu belli etmemek için konuya farklı yerden girerek okul filmi vardı taylan biraderlerin, sinem kobal oynuyordu. ne korkmuştuk değil mi? dedim. cevap vermiyor oç.. bak anne dedim bu ekrem beni üzüyor. garip hareketleri var deli gibi bir çocuk bu. ayrıca biliyorum ki benden kurtulmanın planlarını yapıyor, benden nefret ediyor dedim. saçmalama oğlum 8 yaşında çocuğun senle ne derdi olsun? diyor oç. ölsem gitsem umurlarında değilim.
not: ekrem okul filminden daha korkunç.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.10 21:05 karanotlar Neopatrimonyal liderler çağı ve demokrasi

Cemal Tunçdemir
Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor...
Foreign Affairs dergisinin yayın yönetmeni Gideon Rose, derginin 2019 Eylül/Ekim sayısındaki başyazısında, son 100 yılda lider tipi döngüsünü şu şekilde sınıflandırıyor:
"1920'lerin toy Demokrat liderlerini, 1930'lar ve 40'ların faşist diktatörleri izledi. 1950'ler ve 60'lar milliyetçi liderlerin dönemiydi. 1970'lerin jerontokratlarından (ihtiyar kurtlar) sonra 1980'ler ve 1990'lar yeniden acemi demokratların dönemi oldu. Bugünlerde diktatör liderlere geri dönmüş görünüyoruz."
Elbette ki bu döngüyü bütün dünyaya genelleştirmek de veya tüm ülkeler için kaçınılamaz bir kader olarak görmek de çok yanıltıcı olur. Ama birçok demokrasinin 2010'lu yıllarda ürettiği otokrat liderlerin birbirlerine benzerlikleri de dikkat çekici bir gerçek.
Bunun, ideolojik veya kültürel bir benzerlik olmadığı açık. Aksine, bu alanlarda tam bir çoğulculuğa sahip oldukları son 10 yılda görüldü. Kapitalist liberteryan beyaz ırkçısı Trump'tan, solcu siyahi Jacob Zuma'ya, Anglo Sakson muhafazakar Boris Johnson'dan Ortodoks 'çar' Putin'e, Katolik solcu Duterte'den, Katolik sağcı Jair Bolsonaro'ya, Nazi grupların favorisi Hristiyancı Orban'dan, Yahudi milliyetçisi Netanyahu'ya, Latin dünyasının Bolivar'ı olma heveslisi solcu Latin devlet başkanlarından, Müslüman dünyasının halifesi olma heveslisi Ortadoğu liderlerine, Hindu Modi'den Pakistani popülist Imran Khan'a, Katolik muhafazakar Jarosław Kaczyński'den ateist Miloš Zeman'a ve daha birçok 'seçimle' başa gelmiş lidere kadar isimleri birleştiren şeyin bir ideoloji veya tek bir kültür olduğunu söylemek imkansız.
Elbette ülkedeki "tek otorite, tek adam" olma hevesleri en ortak özellikleri. Hepsi tam anlamıyla henüz diktatörlüklerini kuramamışsa da, 'Türkmenistan devlet başkanı gibi olmak' hepsinin kızıl elması.
Bu neo-diktatörleri veya dikta heveslilerini, diktatör denince akla gelen ilk isimler olan, Stalin, Hitler ve Mussolini gibi 20'nci yüzyıl diktatörlerinden ayıran bir özellikleri var.
Bu yeni dalgada ideoloji de, politik gaye de, kutsal dava da, 'milli mesele' de tek: Liderin şahsı. O şahsın mutlak iktidarını tesis etmek ve onu ömrü boyunca o koltukta tutmak…
20'nci yüzyıl diktatörlükleri çoğunlukla 'korporatist' diktatörlüklerdi. Bir ideolojik yaklaşımın, ırkçı bakışın, etrafında kümelenmiş bir bürokratik yapının, partinin, kadronun diktatörlüğüydü. Günümüzdeki dalganın liderleri de, henüz mutlak iktidar yolunun başındayken korporatist stratejiler izliyor elbette. Bir sosyal kesime, bir ideolojik yaklaşıma, bir politik gruba veya partiye dayanıyorlar. Mutlak iktidara ulaştıktan sonra da kendi etraflarında sözde 'milli birlik' tesis etmek için bir takım dini hamasi söylemleri ve vurguları sıklıkla kullanmaya da devam ediyorlar.
Örneğin bu liderlerin istisnasız hepsi politik davalarını, 'elitlere karşı milletin hakiki evlatlarının mücadelesinin temsilcisi olmak' gibi müphem bir yaklaşıma indirgiyor. Bu müphemiyet sayesinde, hayatı sefahat ve israfın geçit töreni olan milyarder Donald Trump, iki yıl öncesine kadar garsonluk yaparak hayatını kazanan solcu politikacı Alexandria Ocasio-Cortez'e 'elit' damgasını kolayca vurabiliyor. Destekçileri de, peşinden gittikleri 'tarihi' liderin, "milletin hakiki evladı sizsiniz. Sizin dışınızdaki herkes vatan haini, dinimizin düşmanı, ekmeğimizin düşmanı. Bu ülkeyi sömürmek ve bu milleti dejenere etmek isteyen küresel güçlerin piyonu" telkinine kolayca kanabilecek bir sığlık ve paranoyanın pençesinde. Evrende olan biten her şeyi kendileri ile ilgili veya kendilerine karşı bir komplonun parçası zannedecek kadar dünyadan habersiz, eğitim ve kitap okuma ortalaması son derece düşük kitleler bu saçmalığa kolayca inanıp, ülke nüfuslarının en az yarısını yok edilmesi veya en azından ezilinceye kadar savaşılması gereken düşman görüyor. Kansas'ta, Alabama'da, Georgia'da hararetli bir Trump destekçisi ile konuştuğunuzda, sizin 'büyük resmi görmekten aciz kandırılmış bir insan olduğunuzu' büyük bir özgüvenle yüzünüze vuracaktır. Kendisi tam açıklayamasa da, dünyada perde arkasında ABD karşıtı küresel dış güçlerin büyük oyunları dönmektedir. Ve Trump bu oyunların önündeki tek engeldir. New York'u, Los Angeles'ı, Boston'ı, San Francisco'yu, Chicago'yu, yani gerçekte Amerika'yı Amerika yapan şehirleri hem de Amerikan milliyetçiliği adına nasıl düşman gördüklerine hayretle tanık olabilirsiniz.
Fakat, destekçisi yığınların aksine liderler, ağızlarından çıkan bu hamasi, coşkulu sözlerin gerçekliğiyle çok ilgili değiller. Hayatta samimiyetle ilgilendikleri tek gerçek, kişisel iktidarlarının devamı. Hem de hayatları boyunca devamı…
Bunun için de neredeyse tamamı, liderliklerini, ülkelerinin ikbali ile özdeşleştiriyorlar. Onlar başta oldukça ülke var olacak, onlar liderlikten giderse ülke çökecek ve düşmanlara yeniden yem olacak. Lider, kaderin, ülke için seçtiği, alternatifi olmayan tek kişidir.
Game of Thrones dizisinde krallığın istihbarat yetkilisi Lord Varys, diziyi başından sonuna kadar seyretmemin en önemli nedeni olan ve Peter Dinklage'ın muazzam bir oyunculukla canlandırdığı Tyrion Lannister karakteri ile bir dertleşmesinde, "Bütün ömrüm farklı tiranlara hizmetle geçti. Hepsi, kendisini, kaderin seçtiği ve özel bir rol yüklediği özel şahsiyetler olarak görüyordu" diye yakınıp sözü o günlerde hizmetinde olduğu Kraliçe Daenerys'e getirir: "O da kendisini, hepimizi kurtarmaya gelmiş özel biri olduğuna inandırmış". Lord Lannister, dostunun endişesini abartılı bulur. Çünkü çok yakından tanıdığı, ezilenlere duyarlı olduğuna defalarca tanık olduğu Kraliçe Daenerys'in diğer tiranlardan farklı olduğuna gerçekten inanmaktadır. Ta ki, Daenerys'in iktidarı için binlerce sivili tereddütsüz yok edişinden sonra, cesetler ve enkaz üzerinde yaptığı zafer konuşmasında, bunun daha başlangıç olduğu ve yoluna çıkan herkesi böyle ezeceği ilanını dinleyinceye kadar... Tyrion Lannister, problemin, liderin kim olduğunda değil, kim olursa olsun fark etmez, tek bir insanın, karşı konulamaz, denetlenemez, sorgulanamaz böylesi bir güce sahip olmasından kaynaklandığını anlar ama artık çok geçtir.
Demokrasinim günümüzde ürettiği otokrat liderlerin bir çoğu, kişisel kariyeri ile ülke çoğunluğunun mensubu olduğu dinin akıbetini de özdeşleştirmiş halde. 'Dinin yaşayan son kalesi' oldukları, propaganda kampanyalarının asli iddialarından biri. Lider iktidarından olursa, bu sadece ülkenin değil, mensubu oldukları dinin de sonu olacak.
Uzun yıllar Moskova'da gazetecilik yapan Susan Glasser, Putin'in kendisini, Rusya'nın birkaç yüzyıllık makus talihini değiştirip yeniden cihanın emperyal hakimi yapacak 21'nci yüzyılın 'Çar Petro'su olarak sunduğuna dikkat çekiyor. Dünyanın önemli bir kısmınca 'Deli Petro' ve Ruslarca 'Büyük Petro' olarak isimlendirilen Çar Birinci Petro'ya atıfla... Putin, fiziksel ve liderlik olarak sürekli güç ve maçoluk gösterisi yapmaya fetiş düzeyinde düşkünlüğü, "Ortodoksi-Otokrasi-Rusçuluk" üçlemesine dayalı kadim çarlık doktrini iddialı yönetimi ile, modern bir demokrasinin sorumlu ve hesap sorulabilir devlet yöneticisi olmaktan çok, kimsenin hesap soramayacağı bir çar, ülkeye ait her şeyi veya konumu istediğine bahşedebilen bir hükümdar havasında.
Kişilik olarak, hayatı boyunca bir karikatürden fazlası olmasına imkan vermemiş eksik donanımına rağmen Trump da, kendisini sorgulanamaz, eleştirilemez kılacak böylesi bir tarihi rolü inşa etmeye çalışıyor. Evanjelist destekçileri, Donald Trump'ın İncil'de bahsedilen Büyük Kral Kiros olduğuna inandıklarını birkaç yıldır dile getiriyorlardı. Trump kendisi de artık Twitter'dan bu koroya katılıyor. 2008 seçiminde Liberteryan Partinin başkan adayı da olan aşırı sağcı Wayne Allyn Root'un 2019 Ağustos ayında attığı ve Trump'ı, "Tanrının (İsa'nın) yeryüzüne ikinci gelişi" olarak nitelediği sözlerini teşekkür ederek Tweetleyen Trump aynı günkü bir başka açıklamada da, kendisinin "Tanrı tarafından gönderilmesi beklenen kişi" olduğunu söylemekten çekinmeyecekti. Destekçileri de artık, "Trump'a muhalefetin, Tanrıya muhalefet olduğunu" açıkça savunacak kadar rahatlar bu konuda.
2000'lerin başında, Avrupa'nın yükselen yıldızı Macaristan'da iktidara gelip, birkaç yılda yeniden içe kapanık, ekonomisi gerileyen, otoriter bir doğu Avrupa ülkesine dönüştüren Viktor Orban, kendisini, “Hristiyan Avrupa'nın son umudu” olarak görüyor. Orban düşerse Macaristan düşer, Macaristan düşerse Hristiyanlık düşer. Orban, "Hristiyanlığın bugün dünyanın en mazlum inancı olduğu ve dünyada en fazla zulme maruz kalan din olduğu gerçeğinin", Avrupa Birliği ve "solcu liberal ikiyüzlülerce" görülmediğini savunuyor. Kendisinin 'dünya mazlumlarının en büyük sesi' olduğunu iddia ediyor. Orban, yönetiminin ana görevini, "Macaristan'ın ve Avrupa'nın Hristiyan kültürünü korumak" olarak tanımlıyor. Konuşmalarında yüzlerce kez, dünyadaki en büyük tehdidin de İslam ve Müslümanlar olduğunu belirtti. Buna rağmen, yaşadığımız tuhaf zamanların bir ironisi olarak İslamcı otoriter liderleri arasındaki dostları, Hristiyan nüfuslu ülkelerin liderleri arasındaki dostlarından çok daha fazla.
İngiltere'de iktidardaki muhafazakar parti üzerinde etkili bir güce dönüşmüş Brexit hareketinin lideri Nigel Farage, Hristiyanlığın, İngiltere'nin geleceğinin en önemli parçası olduğunu belirttiği konuşmasında, "Birleşik Krallık bir Hristiyan devletidir. Devletin her kademede bütün kurumları Hristiyanlığa göre konumlanmalı. Diğer partiler, dinimizi marjinalize ediyor. Bir tek biz savunuyoruz. Her politikamızı Hristiyan değerlerimize göre yapacağız" beyanında bulunuyor.
Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro, seçildikten hemen sonra, Bolsanoro'yu 'Allah'ın iradesinin tecellisi' ilan eden ve seçimi 'Kutsal Haçlı Seferi' diye niteleyen muhafazakar yorumcu Filipe Martins'i başdanışmanı olarak atadı. Bolsonaro da, tıpkı, Trump, Orban, Avrupa aşırı sağı ve Putin gibi modern çağın birbirini denetleyen kurumlar üzerine kurulu devlet anlayışından hazzetmiyor ve Orta Çağ Avrupasına ayrı bir bağlılığa sahip. Kendi meşruiyetini de bunun üzerine kuruyor. 2018 Eylül ayında, "Bu laik devlet hikayesine artık yer yok, Brezilya bir Hristiyan devlettir" diye konuşacaktı. Laiklik, "küresel güçlerin Brezilyayı yozlaştırma ve kimliğini yok etme çabasının" bir ürünüydü. Seçim kampanyası sloganı ise, Nazilerin, "Her şeyden önce Almanya" sloganının farklı versiyonu olan "Her şeyden önce Brezilya, Her şeyden üstte Tanrı" şeklindeydi. Doğal olarak Bolsonaro'nun Brezilyası da Trump'ın hayalindeki Amerika gibi, vatandaş olan herkesin değil, 'milletin hakiki evlatları' dediği mevhum 'beyaz' bir kitlenin ülkesi... Nitekim Bolsonaro, Campina Grande'deki seçim mitinginde, "Milletin Brezilyasını inşa edeceğiz. Azınlık çoğunluğa tabi olmalı. Ya buna uyarlar veya defolup giderler" şeklinde konuşacaktı. Azınlık dedikleri ise, kıtanın gerçek yerlisi olan Kızılderili kabileleri, yüzyıllar önce Brezilya'ya zorla getirilmiş ve Brezilyayı Brezilya yapan kölelerin çocukları ile, bu politik saçmalığın nasıl küresel bir salgın olduğunu görecek kadar dünyayı takip eden eğitimli kentli Brezilyalılardı. Bu azınlıklar, ülkeyi yöneten güçler değildi. Hiç olmadılar. 'Tabi olmaktan' kastı, bu azınlıkların kamusal alandaki görünürlüklerini bırakması...
Hindistan'da ise Bollywood aktörü Rajinikanth Chennai, Keşmir'i ilhak politikasını çok beğendiği başbakan Narendra Modi'yi geçtiğimiz Ağustos ayında, Hindu tanrısı "Krişna'nın yeniden tecellisi" olarak vasıflandıracaktı. 65'nci doğum gününde ise Modi'ye bir başka Hindu tanrısı Vişnu'nun avatarı olarak ibadet edildi. Hindistan genelinde birçok Hindu tapınağına Modi'nin ikonaları da dua edilecek tanrı heykeli olarak yerleştiriliyor. Modi'ye karşı çıkmak artık Hindu tanrılarına karşı çıkmak olarak lanse ediliyor. İktidardaki Hindistan Millet Partisinin(BJP) birçok yöneticisi son bir yılda değişik açıklamalarında Modi'ye dini ve ilahi ünvanlar atfettiler. Hindu dincisi ve milliyetçi tabanı Modi'yi, "Akhand Baharat (Bölünmemiş Hindistan)" idealini nihayet gerçekleştirecek bir tanrı reenkarnasyonu olarak görüyor. Akhand Baharat, bugünkü Afganistan ve Pakistan'dan Bangladeş'e, Myanmar ve Nepal'den Sri Lanka'ya bütün alt kıtayı Hindu dini kimliğinin bölünmez vatanı olarak görüyor. Müslüman ve Hristiyan Hindistanlıların ise Ortadoğu'ya gitmesi gerektiğini savunuyor.
İsrail'de Netanyahu son iki seçim kampanyası boyunca kendisini "Yahudiliğin son umudu" ve İsrail'in "vazgeçilemez lideri" olarak sundu. Kendisi de birçok destekçisi de, "O düşerse İsrail de, Yahudilik de düşer" savında. Tıpkı Modi, Orban, Trump, Bolsonaro ve diğer birçok popülist lider gibi 'laik devlet'i İsrail'in önünde bir engel olarak görecek kadar aşırı sağa savrulmuş durumda. Tıpkı Trump gibi, inançlı bir yaşamı olmaktan çok uzak olduğu halde, tıpkı Trump gibi iktidarını pekiştirmek için, İsrail'i açık bir teokrasiye dönüştürmek isteyen fanatik dincilerle seçim ittifakları kurmaktan çekinmedi. Netanyahu'nun muhalifi olan Yahudi çoğunluğun payına ise, 'özünden nefret eden Yahudi' suçlamasından başlayıp, "İsrail'in ve Yahudiliğin düşmanı" ve "din-vatan hainliğine" uzanan bir yelpazede yaftalar düşüyor.
Neopatrimonyalizmin doğuşu
Demokrasilerin ürettiği bu yeni dalga otoriterler ve popülist liderler, yepyeni bir durumla karşı kaşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazı politik bilimcilere göre, aslında tarih kadar eski bir yönetim tarzının, yani 'patrimonyalizm'in modern versiyonu ile karşı karşıyayız.
Patrimonyalizm, Max Weber'in 1922 tarihli Ekonomi ve Toplum çalışmasında literatüre kazandırdığı bir kavram. Patrimonyal düzende lider, otoritesini, tepesinde kendisinin olduğu bir kişisel çıkar ağı kurarak yürütür. Liderin altındaki çarkın dişlilerinin sadakati, liderin, onlara sunduğu ihsanlarla (toprak, kamu ihaleleri, makam, yolsuzluklarına, suistimal, suçlarına göz yumulması vs) sağlanır.
Politik bilimci Nathan Quimpo, patrimonyalizmi, 'hükümdarın, kamusal olan ile şahsi olanı ayırt etmediği ve devletin bütün imkanlarını, işlerini, şahsi imkanı ve işi gibi gördüğü yönetim' olarak tanımlıyor. Patrimonyal düzende devlet başkanı, kişisel cüzdanı ile hazine arasında hiç bir fark görmez. Hazineyi kendi kişisel lüks giderleri, siyasi ve kariyer çıkarları için rahatça ve çekincesiz kullanabilir. Bu bakış, lidere sadık bütün devlet kadrosu için de aynen geçerlidir. En küçük ilçedeki yetkiliye kadar kimse, şahsi cüzdanı ile emrindeki kamu imkanları arasında bir fark görmez. Normal bir demokraside yolsuzluk, suistimal, zimmet, rüşvet olarak görülecek her şey, yaygın ve olağan bir uygulamaya dönüşür.
ABD'deki en kıdemli Sovyet uzmanlarından biri olan Profesör Richard Pipes ise, patrimonyalizmi, 'egemenlik hakkı ile sahiplik hakkının farkları anlaşılmayacak kadar iç içe geçtiği, politik yetkilerin bir işyerinin sahibinin kendi işyerinde yetkilerini kullanması gibi kullanıldığı düzen' olarak tanımlıyor.
Ağalık da dar alanda bir patrimonyal yönetim şeklidir. Ağa ve ailesi, kutsaldır, dokunulmazdır, liderlikleri tartışılmazdır. Aşiret üyeleri, bütün emekleri, konumları, toprakları ve malları ile ağaya aittir. Ağa, köylülerin emekleriyle ürettiğini istediğine verir, istediğinden alır. Ağanın keyfiyetini sorgulamak en hafif tabirle, onun verdiği rızka "nankörlük", en ağır haliyle aşirete ihanettir. Ağalığın daha geniş alandaki formu sultanlıktır. Ki zaten Weber, bir başka yerde patrimonyal yönetime 'sultanizm' de der.
İşte, 'neopatrimonyalizm' kavramının doğmasının sebebi de budur. Sosyolog Shmuel Eisenstadt, 1973 yılında yazdığı bir makalede, geçmişteki feodal beyler, krallar, padişahlar, sultanlar, ağaların geleneksel patrimonyalizmini, normalde böyle davranmanın anayasal suç olması gereken modern demokrasilerdeki patrimonyalizmden ayırmak için, bu ifadeyi kullanacaktı.
Neopatrimonyalizm, literatüre güçlü şekilde 1980'li yıllarda girdi. Afrika'nın kolonyalist güçlerden bağımsızlıklarını yeni kazanmış birçok genç devletinde 'seçimlerle' ortaya çıkan lider kuşağının ortak özelliklerinin politik bilimcilerin dikkatini çektiği dönemde (Sonraki onyılda genç Afrika 'demokrasilerine' bu konuda, Sovyet despotizminden kurtulup "demokrasi nimetiyle" tanışan Orta Asya ülkeleri de katılacaktı).
Afrika'daki yönetimler konusunda dünyada en yetkin politik bilimcilerden biri olan Michael Bratton ile Cornell Üniversitesi politik bilim profesörü Nicolas van de Walle'nin 1994 yılında yayınladıkları ünlü makale, Afrika'nın otoriter liderlerinin temel karakteristiğini 'neopatrimonyalizm' olarak adlandıracaktı.
Van de Walle ile Bratton makalelerinde, "Neopatrimonyal rejimde lider, otoritesini, patronaj düzeni aracılığıyla sürdürür, ideoloji veya mevzuata dayanarak değil" diye yazdılar ve eklediler, "Bu rejimde yönetim hakkı bir şahsındır, bir makamın değil".
Bu iki politik bilimcinin tanımladıkları neopatrimonyal düzende, politik ve bürokratik kadroları, anayasal düzen kültürü değil, bir şahsa sadakat ve sosyal statüsünün o şahsın liderlikte kalmasına bağımlılık haleti yönlendirir. Bu düzende, devlet kadroları için başta anayasa olmak üzere mevzuatın ve anayasal kurumsal yapının hiçbir önemi yoktur. Hepsi göstermeliktir. Parlamentodan, yargıya, ordudan polis gücüne kadar bütün devlet aygıtları, anayasaya, millete, ülkeye değil sadece ve sadece lider ve ailesine sadıktır. En yüksek otorite liderin talimatlarıdır.
"Lider, devletin tüm makamlarını, halka ve ülkeye hizmet düşüncesiyle değil, kendi kişisel ikbal ve çıkarının gereklerine göre doldurur". Yine neopatrimonyal düzende, "şahsi çıkar ile kamusal çıkar arasındaki farkın görülmesini imkansız kılacak bir bulanıklık oluşturulur". Devletin kasası ile liderin kasası arasında hiçbir sınır kalmaz. Bu düzende, kamudaki her yetkili, yapması gereken her şeyi, kişisel bazı çıkarlar (üst makama gelmek, koltukta kalmak, aday listesine konmak, ihale, komisyon, hisse, rüşvet vs) karşılığında yapar. Maddi çıkarlar elde eden her 'müşteri', bu 'politik' düzenin sadık bir savunucusu haline gelir.
Neopatrimonyal düzende yolsuzluk, bireysel bir kanunsuzluk olmaktan çıkar, sistemli bir hükümet uygulamasına dönüşür. Afrika ülkelerinin hazineleri, on yıllarca neopatrimonyal liderlerin kişisel kumbarası gibi oldu. Örneğin O dönemdeki adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyetinin devlet başkanı Mobutu Sese Seko, 1970'lerde kendisine kıyafet almak için bile Paris'e süpersonik Concorde uçak kaldıracak kadar pervasızlığıyla hatırlanıyor. Sese Seko'nun ailesi, devlet kurumlarının parasını ve hatta merkez bankası rezervlerini istedikleri gibi harcayabiliyorlardı. Çocuklarının, kişisel harcamaları için Merkez Bankasından sadece 1977 yılında çektikleri para 71 milyon doları bulmuştu. Rusya'da Putin, 2014 yılı kış olimpiyat oyunları için tüm zamanların rekorunu kırarak 50 milyar dolardan fazla para harcayacaktı ve bu paranın üçte ikisi, Rusya'daki birçok ihaleyi alan Putin'in eski KGB arkadaşlarının firmalarına gidecekti. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin raporuna göre Macaristan'da 2018 yılındaki bütün kamu ihalelerinin en az yarısında sadece tek bir teklif yer aldı ve ihaleyi kazandı. Orban da, tıpkı Putin, Modi, Duterte ve diğerleri gibi, kendisine bağlı dar bir işadamı grubu ile kamunun bütün harcamalarını yeniden kendisine ve sadıklarına kazandırıyor. Bunu da, 'onlara karşı güçlü olmalıyız' şeklinde meşrulaştırıyor.
Neopatrimonyal rejimi sürdüren çıkar ağına dayalı yönetim tarzı, aslında en büyük zaafiyetinin de kaynağıdır. Neopatrimonyal düzen, istisnasız olarak, sürekli ekonomik gerileme ve kronik mali kriz üretir. Halkına müreffeh bir yaşam sağlaması imkansızdır. Lider ise, ekonomi her gün bir öncekinden daha kötüye giderken, kurduğu sistemin devamını sağlamak için kişisel, grupsal sadakatleri ödüllendirmeye devam etmek zorundadır. Bundan vazgeçemez. Çünkü, 'çıkar', liderin çarkının bütün dişlilerini çalıştıran yegane motivasyondur. Lider, etrafındaki ağın, devlet iktidarı, devlet imkanları, makam ve rant paylaşımı yoksa, bir saniye bile yaşamayacak bir ağ olduğunun farkındadır. Ama ekonomi daraldıkça bu adaletsiz çıkar dağılımına toplumun diğer kesimlerinin duyacağı tepki de kaçınılmaz olarak büyür. Her neopatrimonyal düzende, bu yüzden, sosyal kaos kaçınılmazdır.
Bunun için de, neopatrimonyal liderler, 'ülkemizi sömürmek isteyen dış güçler, çıkarlarının önündeki en büyük engel olan lideri devirmek için ülkemizi karıştırmak istiyor' iddiasının sürekli canlı tutmaya çalışır. Böylece, lidere her gerçek eleştiri ve muhalefet, kolayca 'dış güç taşeronluğu', 'vatana ihanet' olarak lanse edilebilir.
Neopatrimonyalizmin ilk ortaya çıktığı Afrika'da, sömürgecilik hâlâ yaşayan bir hatıra olduğu için, diktatör liderler, on yıllarca kendi muhaliflerini, eski sömürgeci güçlerin taşeronları olarak yaftalamayı kolayca başarabildi. Örneğin, sosyalist lider Robert Mugabe, seçildiği 1980 yılından, 95 yaşında zorla devlet başkanlığından uzaklaştırıldığı 2017 yılına kadar geçen 37 yıl boyunca, kendisine her muhalefeti, Zimbabwe'yi yeniden sömürge yapmak isteyen Batılı güçlerin piyonları olarak yaftalayacaktı. Bu 37 yılda Mugabe, ezilen halkın temsilciliğinden, dünyanın en zengin devlet başkanlarından birine dönüşürken, Zimbabwe halkı dünyanın en yoksul uluslarından birine dönüştü.
Güney Afrikalı politik bilimci William Gumede, 2017'de yayınlanan makalesinde şöyle yazıyor:
"Birçok Afrika lideri, yıllarca, sömürgeci güçler ülkeyi yeniden sömürge yapmak için ülkemizi istikrarsızlaştırmak istiyor öcüsünü, başarısızlığın, berbat yönetimin ve yolsuzlukların yegane sebebi olarak gösterdi. Koloni güçleri, lideri koltuğundan ederek, yeniden ülkenin yer altı kaynaklarının sahibi olmak istiyor korkusunu hep canlı tuttular".
Gumede'ye göre, 'yarı-doğrular' veya 'doğruymuş görünen desteksiz iddialar', halkın bir kesiminin sürekli ikna olmasını sağladı. Jacob Zuma'nın, makalenin yayınlandığı günlerde partisinin gençlik kolları toplantısındaki bir konuşmasına sözü getiriyor Gumede:
"Zuma, bu ülkede ekonomi ırksal öğelere göre yapılandırılmıştı, biz bunu yok etmenin mücadelesi içindeyiz, diyor. Bu elbette ki doğru. Ama Zuma, ekonomideki ırk ayrımcılığını sadece, ailesi, kadrosu ve müttefikleri dahil dar bir siyah elit grubu için kaldırdığından, siyahların çok büyük kesimini aynı yoksulluğun pençesinde bırakmaya devam ettiğinden bahsetmiyor."
Afrika dışındaki neopatrimonyal rejimler ise, kim olduklarını asla somut olarak açıklamadıkları, 'küresel güçler' veya '13 aile' gibi komplo teorileri ile, öcü boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Neopatrimonyal lider dalgasının, 'dış güçler ülkemizi karıştırıyor' iddiasının "delil" ihtiyacını en kolay karşılayan isim ise hiç şüphesiz 'Soros'. Forbes'un zenginler listesinde 178'nci sırada yer alan Amerikalı yatırımcı George Soros'un desteklediği vakfın, 'basın özgürlüğü', 'protesto hürriyeti', 'şeffaflık' ve 'hukuk devleti' savunuculuğuna soyunması, bu kavramlardan çok da hazzetmeyen neopatrimonyal yönetimler için, kendi toplumlarından yükselen böylesi her talebi, 'Soros'un talebi' ve dolayısıyla da 'küresel dış güçlerin isteği' olarak yaftalamasına zemin hazırlıyor. İstisnasız hepsi, kendi icraatlarının ürünü olduğu çok açık krizlerde bile, "asıl suçlu" olarak, Soros'u gösteriyor. Trump'tan Netanyahu'ya, Modi'den Orban'a, Hamaney'den Bolsonaro'ya kadar, "Soros'un ülkelerini yıkmaya çalıştığını" iddia etmeyen popülist lider yok.
Profesör Bratton ve Van Walle, neopatrimonyal rejimlerin, 'millet' ve 'milli irade' edebiyatını dillerinden hiç düşürmedikleri halde ironik olarak sivil toplumu nasıl yok ettiklerine de dikkatimizi çekiyor. Ona göre, şahsının iktidarına karşı potansiyel taşıyabilecek her şeye duyarlı neopatrimonyal lider, toplumda, kontrolü altında olmayan hiçbir merkez istemediği için bütün sivil örgütlenmelere iki seçenek sunar: Koşulsuz biat, devlet gücüyle ezilerek yok edilme. Neopatrimonyal liderin liderliği güçlendikçe, seçimlerin, meclislerin, siyasal partilerin, sendikaların, stk'ların güçleri hızla erir. Zirve noktası ise Türkmenistan'ın seçilmiş devlet başkanı gibi olmaktır. O noktada lideri açıktan eleştirmemek de yetmez. Muhalefet partileri de dahil, lideri açıktan savunmayan, övmeyen kimse politikada, kamusal konumda, ticarette, sosyal statüsünde kalamaz.
Walle ve Bratton'un Neopatrimonyal rejimin doğası ile ilgili dikkatimizi çektiği bir başka detay ise, bu rejimin yönetim mekanizmaları içindeki saflaşmaların niteliği. İki profesöre göre, neopatrimonyal rejimde saflaşmalar, 'şahinler – güvercinler' veya 'muhafazakarlar – liberaller' gibi bakış, üslup, yaklaşım farklılıklarından oluşmaz. Politik pozisyonlarını belirleyen tek motivasyon, patronaj sisteminin içinde olmak veya dışlanmak. Yönetici daireden dışlandığı ve bir daha sistemin içine giremeyeceğini düşünen her üye, muhalif zemin için potansiyel yapı taşı olur. Neopatrimonyal rejimlerde üst düzey makamlarda sürekli işten almaların ve yeni atamaların yapılmasının nedeni de budur. Lider, "yakın zamanda bahşedilebilir makam, statü, adaylık" beklentisini diri tutarak kadrosunun sadakatini besler. 'Kabinede değişiklik hazırlığı', 'X kurumunun yönetiminde değişiklik hazırlığı', 'erken seçim' kulisleri hiç eksik olmaz. Yine lider, kendisi dışında ikinci bir kişinin güçlenmesini engellemek ve asıl patronun kim olduğunu göstermek için de, üst düzey makamlardakileri dönüşümlü olarak değiştirir.
Neopatrimonyalizm, onlarca yıl, zaten, kabile şefliğinin ve kişi kültünün görece yüksek olduğu Afrika'da uygulandığında çok fazla dikkat çekmemişti. Afrika politikası konusundaki en uzman isimlerden biri olan Cambridge Üniversitesi profesörü Christopher Clapham'ın 1990'ların başında neopatrimonyalizmi, 'otoriterliğin en sessiz formu' diye nitelemesinin nedeni buydu. Ancak, neopatrimonyalizm, son 10 yılda görece kentlileşmiş, sanayileşmiş, eğitim düzeyi yüksek demokrasilerde de ortaya çıktıkça, günümüzde otoriterliğin en gürültülü, en dikkat çekici formuna dönüştü.
Öyle ki, dünyanın en güçlü demokrasisi için bile 'neopatrimonyalizm' ciddi bir olasılığa dönüşmüş durumda. Van de Walle, 2017 yılında gazeteci Zack Beauchamp'a verdiği bir demeçte, Donald Trump'ı kast ederek, "Görevdeki başkanın neopatrimonyal bir yönü var. Monarşik temayülü var" diye uyaracaktı.
5 Şubat 2020 günü Senato'nun da aklamasından sonra Trump'ın, arkadaşı hakkındaki bir ağır ceza davasına hem de Twitter üzerinden müdahale edebilme cüreti bulması da oldukça alarm verici. Tıpkı aynı günlerde istihbarat başkanlığına, şahsına, ABD anayasasından daha çok sadık olacak bir politik ismi ataması gibi… Cumhuriyetçi Partiyi tamamen kendisinden ibaret hale getirmenin avantajıyla Kongre'yi, art arda yaptığı atamalarla yargı erkini adım adım işlevsiz hale getiriyor. Devlet gücünü, Amerikan tarihinde görülmemiş ölçüde, seçime etki etmek için kullanacağını gösteriyor.
Sopranos dizisinde Tony Soprano'nun, psikiyatristine, "Ters bir Kral Midas gibiyim. Dokunduğum her şey çöpe dönüşüyor" diye yakınması gibi, Neopatrimonyal liderlerin de, 'millileştiriyoruz' iddiasıyla kişisel egemenliklerine alıp da birer çöpe dönüştürmedikleri bir kurum kalmıyor.
Sovyet sonrası Orta Asya cumhuriyetleri konusundaki çalışmalar yapan, Toronto Üniversitesi otoriter yönetimler uzmanı Seva Gunitsky'nin, neopatrimonyal düzen oluşması sürecini bir tür darbe olarak nitelendirmesi bundan. Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması, yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor. Anayasal kurumlar hızla erimeye başlıyor:
"Kurumların bu şekilde hızla erozyona uğraması, günlük olarak gözlemlenecek açıklıkta olmuyor. Yani, silahlı kişiler gönderilip, televizyonlar ele geçirilmiyor. Bir gece her yere baskın yapılıp sokağa çıkma yasağı ilan edilmiyor. Birbirinden bağımsız olması gereken kurumları ayıran çizgiler, adım adım ilerleyen bir süreçte neredeyse görünmez hale getiriliyor".
Bugünlerde bütün dünya, yeni bir demokratik eğitimden geçiyoruz. Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, milli iradenin en yüksek tecelligâhının devlet başkanı değil parlamento olması, hukukun üstünlüğü, üniversite, basın ve protesto özgürlüğü gibi kurumlar niçin oluştu yeniden hatırlamaya başlıyoruz.
Efsane aktör Jimmy Stewart, demokrasinin en kara günlerinde, 1939'da çekilen Mr. Smith Washington'a Gidiyor filminin en etkileyici sahnelerinden birinde Senato'ya hitap ederken, "Hiçbir şey için çok geç değil. Büyük ilkeler, bir kez inkişaf etti mi bir daha kaybolup gitmezler. O ilkeler hâlâ gözümüzün önünde. Sadece yeniden görmeye ihtiyacımız var" diye konuşmuştu.
Harvard Üniversitesi tarih profesörü Jill Lepore, New Yorker dergisinin 3 Şubat sayısında bu ünlü sahneyi de hatırlattığı yazısında, 1930'larda herkesin demokrasinin bir daha dirilmemek üzere öldüğü düşüncesinin yaygınlaştığı günlere götürüyor bizi ve demokrasinin ünlü paradoksuna dikkatimizi çekiyor. Demokrasiyi savunmanın en iyi yolu, yine demokrasiyi eleştirmek ve demokrasinin ortaya çıkardıklarına itiraz etmek. Mükemmel bir demokrasi geçmişte yoktu zaten. Onu en uygar yönetim şeklinde dönüştüren ve sürekli geliştiren şey, hep insanların yine onun ürettiği sorunlara karşı mücadelesi oldu.
İkinci Dünya Savaşının şiddetlendiği 1943 yılında yazar E. B. White, Amerikan propaganda organizasyonu Savaş Yazarları Kurulundan, 'bize demokrasiyi tarif eder misiniz?' sorusu içeren bir mektup alacaktı. Usta yazar, "Demokrasi, maçın 89'ncu dakikasıdır. Henüz ispatlanması tamamlanmamış bir fikirdir. İnsanlığın dinlemekten henüz bıkmadığı bir şarkıdır. Savaşın Yazarları Derneğinin bile, savaşın ortasında bir sabah, ne olduğunu merak ettiği şeydir" diye yazacaktı yanıtında. "Demokrasi, bir zamanlar insanlık için bir anlam ifade ediyordu" diyor Profesör Lepore, "Hâlâ çok ciddi bir anlam ifade etmeye de devam ediyor".
https://t24.com.tyazarlacemal-tuncdemineopatrimonyal-liderler-cagi-ve-demokrasi,25807
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.07.26 10:23 Haberfutbol24 26 Temmuz 2019 Cuma Spor Haberleri

26 Temmuz 2019 Cuma Galatasaray Haberleri
Diagne itirafı! 'Yanlış yaptık'
Galatasaraylı bazı yöneticiler, Senegalli golcü konusunda yanlış bir strateji izlendiğini itiraf ettiler.
Cim-Bom’da Diagne pişmanlığı yaşanıyor. Sarı-kırmızılı bazı yöneticiler Senegalli futbolcu konusunda yanlış bir strateji izlendiğini itiraf ettiler. Diagne’ye gösterilen taraftar tepkisinin ve sürekli olarak satılacağı yönünde çıkan haberlerin transferini düşünen kulüpler tarafından dikkate alındığını söyleyen yöneticiler, “Biz malımızı değersizleştirirsek tabii ki düşündüğümüz bonservisi alamayız. Halbuki şampiyon takımın rekortmen golcüsü elimizde. Daha iyi bir planlama yapıp Diagne istenmiyor havasını karşı tarafa hissettirmeyebilirdik” yorumunda bulundular.
Diagne itirafı! 'Yanlış yaptık'
Galatasaray'dan Schneiderlin için 5 milyon Euro!
Galatasaray ön libero arayışlarında gündeme gelen Morgan Schneiderlin için kulübü Everton'a ilk teklifi yaptı. Fransız futbolcu için Sarı-Kırmızılı yönetimin 1.5 milyon Euro kiralama teklifinde bulunduğu Fransız oyuncuya ise 3.5 milyon Euro yıllık önerdiği ortaya çıktı.​.
Everton'da bu sezon kadroda yer alıp almayacağı henüz netleşmeyen Morgan Schneiderlin'in yapılan teklife sıcak baktığı ve Galatasaray'a yeşil ışık yaktığı gelen bilgiler arasında yer alıyor.
CENK TOSUN'DAN BİLGİ ALDI
Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde oynamasını önemli bir avantaj olarak gören yıldız oyuncunun takım arkadaşı Cenk Tosun'dan da Galatasaray hakkında bilgi aldığı da ortaya çıktı..
GÖZLER EVERTON'IN CEVABINDA
Everton'un Galatasaray'ın teklif ettiği 3.5 milyon Euro'yu mercek altına aldığı ve Sarı- Kırmızılı yönetime en kısa sürede net bir cevap vereceği öne sürüldü.
Galatasaray'ın Falcao transferinde kritik gün 29 Temmuz!!!
Falcao ve Monaco ile pazarlıklarda önemli mesafe kat eden Galatasaray, 29 Temmuz’a kilitlendi. Yıldız futbolcunun pazartesi Miami’den dönerek Fransız yetkililer ile geleceğini masaya yatırması bekleniyor....
Takvim'in haberine göre;Şu anda ailesiyle birlikte Miami'de tatilde olan Kolombiyalı yıldızın pazartesi günü Fransa'ya dönerek Monaco kulübünün yetkilileri ile bir araya gelmesi bekleniyor..
Görüşmede Falcao'nun menajeri Jorge Mendes'in de hazır bulunacağı öğrenildi. 33 yaşındaki futbolcunun Monaco'daki geleceğinin kritik zirvede şekilleneceği belirtiliyor..
Falcao'nun bu süreçte Galatasaray ile anlaşması halinde transferinde kolaylık isteyeceği ifade edildi. Zirveden çıkacak sonuç, Sarı-Kırmızılı yönetimin transfer stratejisine direkt etki edecek. Görüşmelerin gelecek hafta hızlanacağı gelen bilgiler arasında..
TARAFTARLAR ONU BEKLİYOR
G.Saraylı taraftarlar sosyal medyada Falcao nöbetini sürdürüyor... Sarı- Kırmızılı taraftarlar dört gözle Kolombiyalı forvetten gelecek müjdeyi bekliyor..
Mariano'da planlar değişti
Hem devre arasında hem de sezon bittiğinde adı Galatasaray’ın satış listesinde yer alan
Fatih hocanın, savunma hattında köklü bir değişiklik istemediği, aynı dörtlüyle yola devam edeceği, bu nedenle de Brezilyalı futbolcuyu satış listesinden çıkarttığı öğrenildi. Eğer 33 yaşındaki futbolcuya astronomik bir teklif gelmezse, kadroda tutulacak. Galatasaray’da Mariano’nun yanı sıra Şener ve Linnes de sağ bekte görev yapıyor.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Bein Sports Şifresiz Maç İzle

26 Temmuz 2019 Cuma Fenerbahçe Haberleri

İşte Fenerbahçe'nin Yann M'Vila'ya yaptığı transfer teklifi!

Mehmet Topal'ın takımdan ayrılmasının ardından ön libero arayışlarını hızlandıran Fenerbahçe, Saint Etienne forması giyen Fransız futbolcu Yann M'Vila'yla yakından ilgilendiği iddia ediliyordu. L'Equipe gazetesi, Sarı Lacivertliler'in yıldız isme yaptığı teklifi duyurdu.
Mehmet Topal'ın takımdan ayrılmasının ardından ön libero arayışlarını hızlandıran Fenerbahçe, Saint Etienne forması giyen Fransız futbolcu Yann M'Vila'nın transferi için görüşmelere başladığı öne sürülmüştü. L'Equipe gazetesi ise Sarı Lacivertli kulübün 29 yaşındaki yıldız isim için yaptığı teklifi duyurdu.
Gazetenin okuyucularıyla paylaştığı özel haberinde Fenerbahçe Sportif Direktörü Damien Comolli'nin M'Vila'ya dört yıllık sözleşme önerdiği ifade edildi. Yıldız ismin teklifi kabul etmesi hâlinde kazanacağı yıllık maaşınsa en az 2,5 milyon euro olacağı belirtildi. Öte yandan tecrübeli oyuncuyla ilgilenen kulüpler arasında Premier Lig ekipleri Crystal Palace ve West Ham United'ın da olduğu öğrenildi.

Fenerbahçe’de Tolga Ciğerci ön planda...

Fenerbahçeli futbolcu Tolga Ciğerci, antrenmanlarda ve hazırlık maçlarında gösterdiği performansla sarı-lacivertliler adına ön plana çıkarken, ilk 11 için de göz kırptı.
Süper Lig’in yeni sezon hazırlıklarına ilk olarak Samandıra ve Topuk Yaylası Tesisleri’nde başlayan ve şu anda da Avusturya’da çalışmalarını sürdüren Fenerbahçe’de Tolga Ciğerci ön plana çıkıyor.
Geçtiğimiz sezon yaşadığı talihsiz sakatlıklar dolayısıyla kadrodan uzak kalan ve sadece ligin son haftalarında U21 takımıyla maçlarda yer alan Ciğerci, hazırlık kamplarında gösterdiği performansla teknik heyeti mest etti. Sırasıyla Boluspor, Bursaspor ve Wolfsburg ile oynanan hazırlık maçlarında etkili bir oyun oynayan 27 yaşındaki futbolcu, bu karşılaşmalarda gösterdiği performansla teknik heyetin yüzünü güldürürken, sarı-lacivertli formayla ilk 11’de yer almak için de vites arttırdı. Sakatlıklardan dolayı kondisyon ve kuvvet sıkıntısı çeken 27 yaşındaki oyuncunun, antrenmanlarda oldukça hırslı gözüktüğü ve çalışmalar sonrasında bireysel olarak ekstra salonda çalışmalarını sürdürdüğü belirtildi.

Volkan Demirel'in çilesi!

Fenerbahçe’nin kulüp tarihine adını yazdıran efsane isimlerinden Volkan Demirel, son 1 yılda ciddi sıkıntılar yaşandı.
Geçen sezon başında ve şu anda bu dönemde yeni sözleşme belirsizlikleriyle uğraşan Volkan Demirel, kariyerinin en sıkıntılı süreçlerinden birini yaşıyor.
2002’den bu yana sarı-lacivertli takımda yer alan deneyimli eldiven, geçen sezon 15 günlük bir aksama ile takıma katılmıştı. Takım kampına gecikmeli gelen 38 yaşındaki file bekçisi, geç form tutmuştu. Ardından sezon içinde başarısız sonuçlarla beraber takım içi sıkıntılar yaşandı. Başkanvekili Semih Özsoy ve Damien Comolli ile bazı sorunlar yaşadığı kaydedilen tecrübeli yıldız, kadro dışı bırakmılmıştı. Dereağzı’nda 2 aya yakın bir süre takımdan ayrı çalışan Volkan, daha sonra özür dilerek affedildi.
Bu sezon başı ise sorun daha da büyüdü. Yeni sözleşme konusu halen daha netleşmeyen Volkan Demirel, önce Düzce Kampı’nı şimdi de Avusturya kampını kaçırdı.
Berke Özer’in de ayrıldığı Fenerbahçe, yeni bir kaleciye daha ihtiyaç duyarken sarı-lacivertli kulübün efsaneleşen ismi hala daha net bir cevap alamadı.

Simon Kjaer 12,5 milyona gitti, bedavaya Fenerbahçe'ye dönüyor...

El İttihad’ın Galatasaray’dan 9 milyon Euro’ya aldığı Rodrigues’i iki yıllığına bedelsiz kiralayan Fenerbahçe, Danimarkalı stoperi de aynı şartlarda kadrosuna kattı. Sadece Kjaer’in maaşı ödenecek.
Transfer çalışmalarını sürdüren Fenerbahçe, 2015-17 yılları arasında iki sezon sarı lacivertli formayı giyen Simon Kjaer’i renklerine bağladı. Sevilla Kulübü ile bir süredir görüşmelerini sürdüren yönetim, Danimarkalı stoperi İspanyol kulübüyle sözleşmesi sona erene kadar, yani iki yıllığına kiraladı.

MAAŞI 4 MİLYON EURO

Sarı lacivertliler 2017-18 sezonu başında 12.5 milyon Euro bonservis bedeliyle verdiği futbolcuyu ‘mecburi satın alma opsiyonlu kiralık’ yöntemiyle kiralarken Sevilla’ya herhangi bir ücret ödemeyecek. Fenerbahçe sadece Kjaer’in yıllık 4 milyon Euro’luk maaşını üstlenecek. Ailesiyle bir süredir İstanbul’da tatilde olan Kjaer, kulüpler arasındaki ufak pürüzlerin giderilmesinin ardından sarı lacivertli takımın kampına katılacak.
39 MAÇTA OYNADI
Simon Kjaer geçen sezon Sevilla ile 39 karşılaşmada forma giydi. Kjaer böylece Fenerbahçe’nin sezon öncesi bedelsiz olarak kadrosuna kattığı 5. futbolcu oldu. Daha önce El İttihad’ın Galatasaray’dan 9 milyon Euro’ya transfer ettiği Garry Rodrigues iki yıllığına kiralanmıştı. Emre Belözoğlu, Max Kruse ve Murat Sağlam da yine bedelsiz olarak sarı lacivertlilere katıldı. Fenerbahçe’nin bu sezon şimdiye kadar en pahalı transferi 3.5 milyon Euro ile Çaykur Rizespor’dan Muriqi olurken kaleci Altay için Ankaragücü’ne 1.5 milyon Euro, Allahyar için İran ekibi İstiklal’e 750 bin Euro ödendi.

FENERBAHÇE'NİN DEĞİŞMEZİYDİ

Kadıköy’e 2015-16 sezonu başında Fransa’nın Lille kulübünden transfer olan Simon Kjaer, iki sezon forma giydiği Fenerbahçe’de hepsi ilk 11 olmak üzere toplam 88 resmi maçta oynadı. Kjaer gelecek sezon için Sevilla’da kadroda düşünülmüyordu.

Fenerbahçe - Hertha Berlin maçı sonrası olay çıktı!

Karşılaşmanın sonlarında Emre Belözoğlu ve Hertha Berlinli Torunarigha arasında çıkan tartışma maç sonunda da devam etti.
Öfkesini kontrol edemeyen Emre Belözoğlu, rakibinin peşinden gitti. Bu sırada iki teknik heyet arasında arbede çıktı. Olayları, polis yatıştırdı.

Khedira karar aşamasında!!!

Juventus'ta forma giyen Sami Khedira için tek teklifi Fenerbahçe yaptı. Tecrübeli futbolcunun kararı bekleniyor.
İtalyan basınının, tek teklifin Fenerbahçe’den geldiğini yazdığı Sami Khedira henüz kararını vermedi. Tecrübeli futbolcu, Juventus’ta devam edemeyeceğinin farkında. Khedira, Sarı-Lacivertliler dışında başka ciddi bir teklif de alamadı. Tunus asıllı Alman orta saha oyuncusu, önümüzdeki günlerde Fenerbahçe’ye kararını bildirecek.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Bein Sport Şifresiz İzle

26 Temmuz 2019 Cuma Beşiktaş Haberleri

Douglas'tan Beşiktaş açıklaması! İşte ilk sözleri...

Transferde nokta atışı yapmaya devam eden siyah-beyazlı yönetim, Barcelona ile sözleşmesi sona eren 28 yaşındaki savunmacıya da bonservis ücreti ödemeyecek. Teknik Direktör Abdullah Avcı’nın takımda görmeyi çok istediği Douglas’a yıllık 800 bin euro verilecek. Brezilyalı oyuncunun “Geçen sezon devre arasında gelmeyi çok istiyordum ama olmadı. Geç de olsa Beşiktaş ile anlaşmaktan çok mutluyum" diye konuştuğu vurgulandı.
Beşiktaş sağ bek problemini Sivasspor’un Brezilyalı oyuncusu Douglas ile çözdü. Siyah-beyazlı yönetim, geçtiğimiz sezonun devre arasında da kadrosuna 28 yaşındaki oyuncu için girişimlerle bulunmuş ancak sonuca varamamıştı.
Teknik Direktör Abdullah Avcı’nın da çok istediği Brezilyalı oyuncu sağlık kontrolünden geçtikten sonra üç yıllık imza atacak ve hafta sonu Avusturya kampına katılacak. Sivasspor’un geçen sezon Barcelona’dan kiraladığı Douglas, İspanyol ekibiyle kontratını tamamladı. Beşiktaş serbest durumda olan Brezilyalı oyuncu için bonservis ücreti ödemeyecek. Douglas yıllık 800 bin euro alacak.
‘Çok mutluyum’
Tyler Boyd’tan sonra Douglas’ı uygun rakamlarla alarak transferde nokta atışına devam eden Beşiktaş Yönetimi, rotasını şimdi de sol bek transferine çevirdi. Gökhan Gönül ve Caner’in bölgelerine mutlaka takviye isteyen Abdullah Avcı’nın, Adriano’nun gitmesinden sonra sol beke de takviye konusunda ısrarcı olduğu bildirildi.
Öte yandan gelecek sezondan itibaren siyah-beyazlı formayı giyecek olan Douglas’ın yöneticilere çok mutlu olduğunu söylediği bildirildi. Brezilyalı oyuncunun “Geçen sezon devre arasında gelmeyi çok istiyordum ama olmadı. Geç de olsa Beşiktaş ile anlaşmaktan çok mutluyum. Şampiyonluk yaşayabileceğim bir takıma geldim. Çok kaliteli oyuncuların olduğu bir takım. Ayrıca bu ligin en iyi hocalarından birinin çalıştırdığı bir takım. Şampiyon olmak için elimden geleni sahaya yansıtacağım” diye konuştuğu vurgulandı.
Geçen sezon Sivasspor formasını 32 maçta terleten Brezilyalı sağ bek, 3 gol atarken 7 de asist yaptı.

İşte Beşiktaş'ın yeni stoper hedefi! Bruno Maritns İndi!!!

Stoper arayışını dört koldan sürdüren Beşiktaş, Stoke City formasını giyen Hollandalı yıldız Bruno Mantins Indi için kiralama teklifi yaptı. Anlaşma çok yakın...
Abdullah Avcı'nın ısrarla sol ayaklı stoper istemesi nedeniyle 4 koldan arayışlarını sürdüren Beşiktaş'ta Bruno Mantins Indi sesleri yükseliyor.

SATIN ALMA OPSİYONLU

Siyah-Beyazlılar, İngiltere Championships takımı Stoke City'de forma giyen Hollandalı yıldız için düğmeye bastı. Yönetimin, Stoke City'le satın alma opsiyonlu kiralama teklifi yaptığı öğrenildi.

FİZİĞİ ÇOK GÜÇLÜ

Beşiktaş'ın 27 yaşındaki Martins Indi ile büyük oranda anlaştığı, İngiliz kulübüyle pazarlıkların da son noktaya geldiği belirlendi. Daha önce Porto ve Feyenoord formasını giyen yıldız futbolcu güçlü fiziği ile dikkatleri çekiyor.

Beşiktaş'a kötü haber! 1 milyon 275 bin Euro...

Tahkim Kurulu, Veli Kavlak'ın Beşiktaş ile arasındaki uyuşmazlığa ilişkin Uyuşmazlık Çözüm Kurulu'nun kararına karşı itirazı incelendi.
İşte Tahkim Kurulu'ndan yapılan açıklama:
"Futbolcu Veli Kavlak'ın Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Tic. A.Ş.(Beşiktaş A.Ş.) ile arasındaki uyuşmazlığa ilişkin Uyuşmazlık Çözüm Kurulu'nun 21.02.2019 tarih E.2018/514 K.2019/84 sayılı kararına karşı itirazı incelendi.
Duruşma için tayin edilen, 25.07.2019 Perşembe günü saat 15:00'de davacı asil Veli Kavlak ile vekilleri Av. Sami Dinç, Av. Emirhan Çeviker ve Beşiktaş A.Ş. vekili Av. Koray Akalp'in hazır olduğu görüldü, sözlü beyanları alındı.
Yapılan müzakere neticesinde; Uyuşmazlık Çözüm Kurulu kararında usule ve esasa aykırı bir yön bulunmadığı anlaşıldığından, başvurunun reddi kararın (tashih edildiği şekli ile) onanmasına, oybirliği ile karar verilmiştir"
Türkiye Futbol Federasyonu Uyuşmazlık Çözüm Kurulu, Beşiktaş Kulübü’nün 3 Ağustos 2018’de sözleşmesini tek taraflı olarak feshettiği Veli Kavlak’a 1 milyon 275 bin Euro tazminat ödenmesini kararlaştırmıştı.

Leroy Fer'den flaş transfer açıklaması!

Son dönemlerde adı Beşiktaş'la anılan Hollandalı futbolcu Leroy Fer, altyapısından yetiştiği Feyenoord'a imza atmaya çok yakın. Bir süredir Hollanda ekibiyle idmanlara çıkan 29 yaşındaki orta saha oyuncusu, dün Angers ile oynadıkları hazırlık maçının ardından geleceğiyle ilgili açıklamalarda bulundu.
Son dönemlerde adı Beşiktaş için geçen Hollandalı futbolcu Leroy Fer, altyapısından yetiştiği Feyenoord'a geri dönmeye çok yakın. Swansea City'den ayrıldıktan sonra bir süredir eski takımıyla antrenmanlara çıkan 29 yaşındaki orta saha oyuncusu, dün Angers ile oynadıkları hazırlık maçının ardından geleceğiyle ilgili flaş açıklamalar yaptı.
İlk 45 dakikasında forma giydiği mücadelenin sonunda Hollanda'da yayın yapan Veronica televizyonuna konuşan yıldız futbolcu, "Transfer döneminde başka kulüplerden de teklif aldım. Ancak şu anda yalnızca Feyenoord'a odaklanmış durumdayım. Burada antrenman yapabilmek benim için harika. Bu yüzden elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Umarım kulüple sözleşme imzalayabilirim." ifadelerini kullandı.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Bein Sports Şifresiz İzle

26 Temmuz 2019 Cuma Trabzonspor Haberleri

Trabzonspor'un rakibi Parma

Bordo-mavililer, yarın 3. hazırlık maçında İtalya’nın Parma takımı ile karşılaşacak
Yeni sezon öncesi kamp çalışmalarını Avusturya’da sürdüren Trabzonspor, yarın kamptaki 3. hazırlık maçını İtalya’nın Parma takımıyla oynayacak.
Linz kentinde ilk hazırlık maçında genç oyunculardan oluşan bir kadroyla çıktığı Macaristan İkinci Lig ekiplerinden Haladas ile golsüz, daha sonra as kadroyla oynadığı Hoffenheim maçından da 3-3 beraberlikle ayrılan bordo-mavililer, bu kez Parma ile Ottensheim kasabasında TSİ 19.30’da karşılaşacak. Müsabaka, TRT Spor’dan naklen yayımlanacak.
Karadeniz ekibi, 4. hazırlık maçını da 29 Temmuz’da da Verona takımı ile yaptıktan sonra 10 günlük kampı tamamlayarak Trabzon’a dönecek.

İzin günü

Trabzonspor’da teknik direktör Ünal Karaman, Hoffenheim maçının ardından futbolculara 1 gün izin verdi.
20 Temmuz’da Avusturya’ya gelen bordo-mavililer, kampın 7. gününü izinli olarak geçirecek.

Tek eksik Obi Mikel

Trabzonspor’da Ganalı Caleb Ekuban’ın da kampa katılmasıyla tek eksik yeni transfer Obi Mikel kaldı.
Afrika Uluslar Kupası nedeniyle izin verilen Obi Mikel’in Trabzon’da takıma katılacağı ve bordo-mavili futbolcuya imza töreni düzenleneceği öğrenildi.

Abdulkadir Parmak: "61 numaralı formayı giymenin mutluluğunu tarif etmek çok zor"

Trabzonspor'da geçtiğimiz sezon Abdülkadir Ömür'ün giydiği 61 numaralı formayı yeni sezonda giyecek olan Abdulkadir Parmak, tarifi zor bir mutluluk yaşadığını söyledi.
Trabzonspor'un başarılı futbolcusu Abdulkadir Parmak, 2018-2019 sezonunda oynadığı 25 maçta 6 gol atıp 3, asist yaparak önemli bir çıkışa imza atmıştı. Abdulkadir, yeni sezona da oldukça hırslı hazırlanıyor. Takım arkadaşlarından daha önce yeni sezon hazırlıklarına başlayan başarılı oyuncu, bu sezon da adından söz ettirmeyi hedefliyor. Orta sahada yaşanan rekabette formayı bu sezonda giymek isteyen Parmak, adaşı Abdülkadir Ömür'den aldığı 61 numaralı forma ile mücadele edecek.

Yeni forma numarası ile golle tanıştı

Trabzonspor'da Gökdeniz Karadeniz ile başlayan 61 numara furyasında eski oyunculardan Yattara da bu formayı giymişti. 61 numaralı formayı Zeki Yavru'nun ardından Abdülkadir Ömür giyerken son olarak ise Abdulkadir Parmak formanın yeni sahibi oldu. 61 numarayı ilk kez Hoffenheim ile oynan hazırlık müsabakasında ilk kez giyen Parmak, yeni forma numarası ile de golle tanıştı.

Parmak: "Tarif edilemez bir mutluluk"

Yeni sezon hazırlıklarını Avusturya'nın Linz şehrinde sürdüren Trabzonspor'da, kampın çok yorucu geçtiğini belirten Abdulkadir Parmak, "Çok verimli bir kamp dönemi geçiriyoruz. Yoruluyoruz ama bunun karşılığını hep birlikte alacağız. Artık yaptığımız çalışmaları sahada göstermenin zamanı geliyor" dedi.
Bu sezon Abdülkadir Ömür'den aldığı 61 numaralı formayı giyecek olmasıyla ilgili ise Parmak, "Bu çok güzel bir mutluluk ama bunu tarifini anlatmak gerçekten çok zor. İnşallah bu formanın hakkını vermek için elimden geleni yapacağım" ifadelerini kullandı.

Trabzonspor'a yıldız forvet!

Trabzonspor'un golcü transferindeki bir numaralı hedefi Patrik Schick...
Roma’da fazla süre alamadığı için kiralanması gündeme gelen 23 yaşındaki yıldız için İtalyan kulübüyle anlaşmaya varıldı.
Ancak oyuncunun Roma’dan yıllık 2.5 milyon net kazandığı ve Trabzonspor’dan 4 milyon istediği öğrenildi. Bordo-Mavililer bunun üzerine 2. Tercih alan Daniel Sturridge’e yöneldi. Liverpool’dan ayrılan ve bonservisi elinde olan 29 yaşındaki golcünün, Schick’te yaşanan tıkanma nedeniyle bir adım öne çıktığı ve golcü transferinin 1-2 güne netleşeceği öğrenildi.

Trabzonspor'da dev operasyon! İki golcü geliyor!!!

Trabzonspor'da bir forvet beklenirken iki golcü birden geliyor. Bu transferler için yoğun mesai harcayan Bordo Mavili yönetim, en azından yeni santrforundan birini 8 Ağustos'ta oynanacak Sparta Prag karşılaşmasına yetiştirmeyi hedefliyor.
Bordo-Mavililer’in gözü yeni forvette... Hugo Rodallega’nın takımdan ayrılmasının ardından bu bölgeyi daha kaliteli bir golcü ile doldurmak isteyen Trabzonspor, sezonun sona ermesinin ardından çalışmalarına başlamıştı. Ancak Başkan Ahmet Ağaoğlu ve kurmayları, en doğru transferi yapabilmek adına görüşmelerde aceleci davranmamış ve sağlam adımlar atmaya çalışmıştı. Bu nedenle de beklenen golcü transferi hemen gerçekleşmedi. Yönetim ise taraftarın beklediğine değecek bir plan hazırladı.
Rotasyonu zenginleştirecek
Ağaoğlu ve ekibi, iki forvet alarak hücum rotasyonunu zenginleştirmeyi hedefliyor. Bordo-Mavililer bu doğrultuda da çalışmalarını sıkı bir şekilde sürdürüyor. En kısa zamanda golcü transferinde mutlu sona ulaşmayı planlayan Fırtına’nın patronu, en azından yeni golcüsünden birini 8 Ağustos’ta oynanacak Sparta Prag karşılaşmasına yetiştirmeyi düşünüyor.

Patrik Schick'te rakipler büyük

Bony, Keseru ve Terodde gibi isimler için bastıran Karadeniz devi, Roma forması giyen Patrik Schick’e yöneldi. Ancak Çek oyuncunun transferi kolay gözükmüyor. Alman devi Dortmund ve Schalke 23 yaşındaki golcüyü istiyor.

Adebayor tamam gibi

Trabzonspor’un transferine en yakın olduğu isim ise Emmanuel Adebayor... Başakşehir ile sözleşme yenilemeyen ve bonservisini eline alan Togolu golcünün, Bordo-Mavililer’in 1.5 milyon Euro’ya yakın teklifini kabul ettiği öğrenildi.

Trabzonspor'da yeni hedef Efecan Barlık

Transfer döneminde gençlere yönelen Trabzonspor’un yeni gözdesi Bucaspor forması giyen Efecan Barlık...
Bucaspor altyapısında ve genç milli takım kategorilerinde 87 gol atmayı başaran genç golcü için girişimlerine başlayan Bordo- Mavili yönetim, görüşmelerde büyük aşama kaydetti. Fırtına, kısa süre içerisinde transferde mutlu sona ulaşmayı ve Efecan’ı renklerine bağlamayı hedefliyor.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Bein Sport Şifresiz İzle
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2019.06.20 23:05 fragmanlife Afilli Ask Oyunculari Kadrosu ve Karakterleri

Afilli Ask Oyunculari Kadrosu ve Karakterleri Afilli Aşk dizisi ilk bölümü ile 12 haziran 2019 çarşamba akşamı 20:00’da Kanal D ekranlarında izleyicisi ile buluşacak. ARC Yapım tarafından Kanal D için hazırlanan Afili Aşk dizisi için geri sayım başladı. Çağlar Ertuğrul ve Burcu Özberk’in başrollerini oynayacağı dizinin yapımcılığını Fatih Enes Ömeroğlu üstlenirken Serdar Gözelekli yönetmen koltuğunda oturacak. Dizinin senaryosunu ise Barış Erdoğan ve İlker Arslan yazacak.
Afilli Aşk Konusu Ayşe’nin biri hayırsız diğeri de çıkarcı ve kabadayı iki abisi vardır. Abilerinin istemediği bir adam ile evlendirmek istedikleri Ayşe sevgilisi Berk ile evlenmek ister ama Berk’te Ayşe’nin abilerinden ve evlilikten korkar ve mahalleyi terk ederek kaybolur. Ayşe işçi olarak çalıştığı fabrika sahibinin de isteği ile bir oyuna kalkışır ve patronun oğlu ile zorla evlenir. Patronun oğlu Kerem ise babası tarafından hiç bir zaman takdir edilmese de tekstil fabrikası sahibi Yiğit’er ailesinin zengin ve yakışıklı oğludur. Ayşe Yılmaz’ın etrafındakilerden sürekli darbeler yemesi ve bunun neticesinde daha güçlü bir kadın olmasına şahit olacağız. Kerem ile evlenen Ayşe Yılmaz’ın hayatı biraz daha renklenecektir.
Afilli Aşk Oyuncuları Burcu Özberk (Ayşe Yılmaz) Güneşin Kızları dizisinde Nazlı Yılmaz karakterini oynayan Burcu Özberk 12 Aralık 1989 yılında Eskişehir de dünyaya gelmiştir. 29 yaşındaki genç yetenek Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden mezun olmuştur. İlk dizi deneyimi Muhteşem Yüzyıl’da Hurcihan Sultan karakteri olmuştur. Buradaki performansı seyirciden tam not almıştır. Aynı zamanda tiyatro oyunculuğu da yapan güzel oyuncu Badem Şekeri film serisinde rol almıştır. Son olarak Aslan Aşlem dizisinde boy göstermiştir. Hangi Yaz Dizisi Devam Edecek? Hangisi Final Yapacak? (Anket) Hangi Yaz Dizisi Devam Edecek? Hangisi Final Yapacak? (Anket)
Ayşe hayatın zorlukları içinde büyüyen, büyük bir tekstil fabrikasında işçi olarak çalışan güzeller güzeli bir kızdır. Ayşe abilerinin baskısı sebebiyle zorla istemediği bir adam ile sadece zengin diye evlendirilmek istenir ve psikolojik bir bulanıma girer. Ayşe sevgilisi Berk ile evlilik hayali kurarken sevdiği adamın en yakın arkadaşıyla aşk yaşadığını öğrenir ve şok olur. Ayşe iyi bir birey olabilmek için mücadele verirken çaresiz kalır ve patronunun oğlu Kerem’e iftira atar. Ayşe’nin oyunu ile Berk ve Kerem evlenmek zorunda kalır.
Çağlar Ertuğrul (Kerem Yiğiter) Fazilet Hanım ve Kızları dizisinin Yağız’ı Çağlar Ertuğrul; 5 Kasım 1987 yılında İzmir Karşıyaka da dünyaya geldi. Koç Üniversitesi Makine bölümünden mezun olan yakışıklı oyuncu üniversitenin tiyatro bölümüne girerek ilk tiyatro deneyimini yaşamıştır. 3 Mota sanat Atölyesinde modern oyunculuk dersleri alan Çağlar Ertuğrul reklam filmlerinde rol almıştır. Boynu Bükükler, Kurt Seyit ve Şura, Beyaz Karanfil gibi dizilerde oynayan genç oyuncu Dağ 1 ve Dağ 2 sinema filmlerinde de başarılı bir oyunculuk sergilemiştir.
Kerem tekstil fabrikaları sahibi Yiğiter ailesinin yenilikçi ve sanatçı ruhlu olduğu kadar yakışıklı ve çapkın olan oğullarıdır. Babası her zaman Kerem’i aklı beş karış havada olarak değerlendirse de Kerem’in getirdiği yeni stil Yiğit’er ailesinin işlerine sınıf atlatır; ancak Kerem bir iftiraya kurban gider ve şirketin fabrikalarından birinde çalışan Ayşe Yılmaz ile zorla evlenmek zorunda kalır. Kerem üzdüğü bir kız arkadaşının intihar etmesinden sonra değişmeye karar vermişken başına gelmeyen kalmaz.
Yılmaz Kunt (Berk) 19 Kasım 1994 yılında Ankara da dünyaya geldi. Aslen Adanalı olan Yılmaz Kunt varlıklı bir ailenin çocuğudur. Atılım Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. 2015 yılında yapılan Best Of Turkey yarışmasında birincilik elde eden Yılmaz Kunt’ın Avrupa ve Dünya modellik yarışmalarında da birinciliği vardır. Bir süre daha modellik yapan Yılmaz daha sonra oyunculuğa atılmıştır. Sev Yeter dizisi ile dizilere giriş yapan Yılmaz Kunt Bahtiyar Ölmez dizisinde Ömer karakterini oynamıştır.
Berk 20’li yaşlarında yakışıklı, hoş, kibar, centilmen biridir. Dişçi bir babanın ve mimar bir ailenin biricik oğludur. İyi bir eğitim almış iyi yetiştirilmiş biri olan Berk, hayat koşulları farklı olsa da Ayşe’yi sevmiştir.
Berk Ayşe’nin sevgilisiyken Ayşe’nin beni kaçır abilerim beni başkasına verecek demesi üzerine Ayşe’den kaçan güvenilmez bir adamdır. Sonradan Ayşe’yi en yakın arkadaşıyla aldatan Berk yakışıklı, kibar ve centilmen bir adamdır. Babası dişçi annesi mimar olan Berk zengin bir ailede bulunsa da Ayşe’yi sevmiş ama onunla evlenmeyi göze alamamıştır.
Benian Dönmez(Melehat) Deneyimli bir tiyatro oyuncusu olan Benian Dönmez 3 Mart 1965 Ankara doğumludur. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunudur. Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz(Mübeccel), Aslan Ailem(Hatice Aslan) gibi dizilerde rol aldı. Çok sayıda tiyatro oyunu bulunuyor. 50 yaşında olan Melahat eşini kaybettikten sonra büyük oğlu Rıza’yı evin erkeği olarak görmüş ve oğlu Rıza’nın sözünden çıkmamıştır. Alzheimer hastası olan Melahat çok unutkandır; Melehat’in unutmadığı tek şey televizyon dizileridir.
Taner Rumeli (Rıza) 8 Nisan 1985 yılında Ankara da doğdu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakultesi Tiyatro Bölümü mezunudur. İnadına Aşk dizisinde Toprak Barutçu karakterini oynamış son olarak Kalbimin Sultanı dizisinde Musa Ağa karakterini oynamıştır. 34 yaşındaki oyuncu çok sayıda film ve dizide rol almıştır. Rıza, Ayşe’nin despot, dediğim dedik ve kabadayı abisidir. Mahallenin kahvecisi olan Rıza aynı zaman da mahallelinin de abisidir. Hapse girmiş şartlı tahliye ile çıkmıştır. Dünyayı kız kardeşi Ayşe için çok tehlikeli bir yer olarak gördüğü için aşırı korumacı bir tavır sergiler. Bu da Ayşe’yi çok sıkar. 30 yaşında olan Rıza kardeşlerini korumak için hapse girmekten bile çekinmez.
Beril Pozam (Nazmiye) Beril Pozam sahne teknisyeni ve tiyatro oyuncusudur. İlk ciddi ekran deneyimi Afilli Aşk dizisinde olacaktı.r Daha önce bir çok tiyatro oyununda oyunculuk deneyimi kazanmıştır.
Nazmiye Rıza’nın eşidir. Fitne bir yengedir. Ayşe’yi çekemez. Rıza’yı da Nazmiye yönetir. Zengin olma hayalleri kuran bir kadındır. Bir kızı vardır.
Uğur Uzunel (Erkut) 12 Kasım 1988 yılında İzmir de doğdu. Küçük yaşlardan beri tiyatroya olan ilgisi onun Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Anasanat Dalında okumasını sağlamıştır. 1.80 boyunda 70 kg ağırlığındadır. Şeref Meselesi, Evdeki Yabancılar, El Yazısı, Ferah Feza, Kumdan Kale ve Ağır Roman Yeni Dünya dizi ve filmlerinde rol almıştır. Aşk ve Mai dizisinde İsmet karakteri ile çok sevilmiştir.
Erkut 29 yaşındadır ve Ayşe’nin küçük abisidir. Tam bir serseri olan Erkut kimseye faydası dokunmayan kardeşi Ayşe’nin maaşıyla asalak gibi geçinen bir adamdır. Bir gün zengin olacağına inan Erkut paraya çok değer verir.
Altan Erkekli(Muhsin Yiğiter) 18 Ocak 1955 yılında İstanbul da dünyaya geldi. Vizontele, Anlat İstanbul gibi bir çok ünlü yapımda rol aldı. Ankara Üniversitesi Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden mezun olan Altan Erkekli 2000 yılında kadar üniverisitede öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ardından Yılmaz Erdoğan ve Demet Akbağ’ın bulunduğu BKM’ ye dahil oldu. Bir çok dizi ve filmde rol alan usta oyuncu evli ve 3 çocuk babasıdır.
Muhsin Yiğiter, Kerem’in babasıdır. Küçük bir ticarete küçük bir dükkanla başlamış, sonrasında online ticaret yapan bir moda sitesinin sahibi olmuştur. Gözü kara, iyi yürekli ve dürüst bir adam olan Muhsin’in tek derdi oğlu Kerem’dir.
Neşe Baykent(Yelda Yiğiter) Kara Sevda dizisinde Vildan olarak tanıdığımız Neşe Baykent 2 Haziran 1975 yılında İzmir de dünyaya gelmiştir. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olmuştur. Oyunculuğa 1988 yılında Keşanlı Ali Destanı ile başlamıştır. Son olarak Şahin Tepesi dizisinde rol almıştır. Ayrıca önemli bir tiyatro oyuncusudur.
Yelda 40 yaşında eski manken olan güzel bir kadındır. Muhsin’in ikinci eşi olan Yelda Muhsin ile evlenince mankenliği bırakmıştır. Kendisi hiç bir zaman tam bir sosyete olamadığı için oğlu Kerem’in sosyetenin içinde olmasını çok istemektedir. Bu nedenle de onu havalı yetiştirmiştir.
Ozan Dağgez (Samet Yiğiter) Ozan Dağgez 16 Ekim 1982 doğumludur ve 37 yaşındadır. Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan Ozan Dağgez son olarak Halka dizisi kadrosunda yer aldı Daha önce günlük dizi olan Alın Yazım’da yer aldı ve Yiğit karakterine hayat verdi. Daha önce de Muhteşem Yüzyıl dizisinde Süleyman Çelebi karakterine hayat vermiştir. Samet Kerem’in baba bir anne ayrı abisidir. 30 yaşında olan Samet saf ve temiz bir adamdır. Çok fazla sosyete ile ilgisi yoktur; Sultanhamam’daki dükkanı işletmektedir. Tam bir mahalle esnafı olan Samet bir çok yönden babası Muhsin’e benzese de onun gibi cesur bir adam değildir. gibidir. Samet yeni fikirlere kapalıdır; tek amacı var olanı korumadır.
Asena Tuğal (Hülya Yiğiter) 1 Ocak 1984 yılında İstanbul da dünyaya geldi. TGRT, Kanal D ve Show TV ‘de muhabir olarak çalışan Asena 2006 yılında Miss Turkey de 4. seçildi. Spora olan düşkünlüğü ile tanınan Asena’nın kürek dalında dereceleri vardır. Aynı zamanda tekvando siyah kuşak sahibidir. Bir çok dizide rol alan Asena son olarak Lise Devriyesi’nde Seda Sancak karakterini oynamıştır. Hülya 30’lu yaşlarda güzel bir kadındır. Samet’in eşi olan Hülya sosyete girmek için görgüsüzce takıp takıştırsa da hala sosyeteye girebilmiş değildir. Baskın bir eştir; kocasını yönetmeye çalışır ve her yaptığını eleştirir. Yelda ile aynı evde yaşadığı için ondan karakter anlamında etkilenmiştir. Şirketin yönetiminde eşi üzerinden etkili olmak ister. Hülya amaçlarına ulaşmak için gözünü budaktan sakınmaz.
Serkay Tütüncü(Volkan Çekerek) Sertaç Survivor 2016 yarışmasında Gönüllüler Takımında yarışan Serkay 7 Şubat 1991 yılında İzmir de dünyaya geldi. Aynı zamanda amatör bir futbolcu olan Serkay 28 yaşındadır. 1,78 boyunda ve 76 kg ağırlığındaki Serkay Tütüncü Para Bende isimli yarışmayı Yunus Günçe ve Mehmet Özyay ile birlikte sunmuştur. Volkan 25 yaşında Kerem’in yakın arkadaşı ve suç ortağıdır. İyimser ve rahat bir tip olan Volkan Kerem ile liseden beri arkadaştır. Çalışmayı değil dinlenmeyi seven Volkan zora gelemez. Utanmaz da bir tip olan Volkan rezil olmak nedir bilmez. Rezillikleri deneyim olarak görür. Volkan’ın en büyük hayali ise kendi kahve dükkanını açmaktır.
Güzide Arslan (Gonca Durmaz) 1 Ekim 1992 yılında Ankara da doğdu. Haliç Üniversitesi Konservatuvar Bölümü mezunudur. Oyunculuğa Arka Sokakalar dizisiyle başlangıç yapan Güzide Arslan Payitaht Abdülhamit dizisinde Dilşad karakterini oynadı. Birçok tiyatro eserinde rol almıştır. 25 yaşında olan Gonca Ayşe’nin iş yerinden yakın arkadaşıdır. Ayşe’nin akıl hocası olan Gonca bakımlı ve bencil bir kızdır. Gözü yükseklerde olan Gonca Ayşe’nin de kötü kaderini kabul etmemesini ister ve Ayşe’nin kaderini değiştirir.
Umutcan Ütebay(Sabri) 1994 doğumlu Umutcan tiyatro oyuncusudur.
Sabri mahallenin zengin gençlerinden biridir. Rıza Sabri’yi m ahallenin ortasında dövmüştür; ama Sabri’nin Ayşe’ye aşkı hiç azalmamıştır. Savri Ayşe ile evlenmek için Ayşe’nin küçük abisi Erkut’a para sözü verir.
Zeynep Tuğçe Bayat (Ceyda ) Gönülçelen dizisinde Nevra karakteriyle ünlenen Zeynep Tuğçe 8 Şubat 1990 yılında Mersin de dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İspanya ya giderek burada oyunculuk eğitimi almıştır. Turkcell reklamlarının tanıtım yüzü olarak oynamıştır. İlk oyunculuk deneyimi 2007 yılında Arka Sıradakiler olmuştur. Yıldız Masalı dizisiyle herkesin tanıdığı bir oyuncu olmuştur. Ceyda 25 yaşında güzel, başarılı ve hırslı bir kızdır. Çocukluğundan beri Kerem’e aşık olan Ceyda belli etmese de Kerem ile evlenmek en büyük hayalidir. Kerem’in kendini fark etmesini bekleyen Ceyda havalı tavırları ile Yelda’nın favori gelinidir.
Hira Su Yıldız (Buse Yılmaz) Hira Su Yılız ilk olarak Vurgun dizisi Eylül karakterine hayat vermiş ve çok sevilmiştir.
Buse Ayşe’nin yeğenidir abisi Rıza ve Nazmiye’nin kızıdır. Buse 4 yaşında olan ve daha okula başlamayan dünyalar tatlısı bir çocuktur.
Banu İnan(Nermin Horoz) Sabri’nin annesidir. Akıllı bir kadındır.
Vural Ceylan (Kadir Horoz) Kadir Sabri’nin tuhafiye dükkanları sahibi babasıdır. Zengin bir adamdır. Zamanında mahallede Rıza ile sağlam bir kavga etmişlerdir. Aslında güvenilmez bir adamdır.
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.06.20 23:03 fragmanlife Her Yerde Sen Oyuncu ve Karakterleri

Her Yerde Sen Oyuncu ve Karakterleri Başrollerinde Furkan Andıç ve Aybüke Pusat’ın yer alacağı Her Yerde Sen dizisinin ismi ise daha önce Sadece Sen olarak açıklansa da dizi de isim değişikliğine gidildi ve dizinin yeni ismi ”Her Yerde Sen oldu. Her Yerde Sen dizisinin yapımcılığını Karga 7 Pictures üstlenirken dizinin senaristleri Deniz Yeşilgün ve Esra Çetek Yılmazer olacak. Romantik komedi tarzındaki dizinin yönetmen koltuğunda ise Ender Mıhlar oturacak.
Her Yerde Sen Dizisi Konusu Çekimlerine mayıs ayında başlanması beklenen Her Yerde Sen dizisinde Demir ve Selin adlı iki gencin aynı evi satın almasıyla başlayan macera ve sonrasında yaşanan aşk hikayesi anlatılıyor. Dizinin romantik komedi tarzında olacağı belirtiliyor.
Her Yerde Sen Oyuncuları Furkan Andıç (Demir Erendil) Fox TVnin yeni yaz dizisi Her Yerde Sen’de Demir karakterini oynayacak olan Furkan Andıç 4 Nisan 1990 yılında İstanbul da dünyaya geldi. Lisenin ardından Kiev Politeknik Universitesi’nde 2 yıl hazırlık eğitimi gördükten sonra denklik sorunlarından dolayı İstanbul’a döndü. Yeditepe Üniversitesi Görsel İletişim ve Tasarım bölümünü geçiş yapan Furkan Andıç’ın 11 yıl boyunca lisanslı basketbol hayatı vardır.
Oyunculuk kariyerine reklam filmleriyle başlayan Furkan Eti Bi Dolu, Vatan Computer, Turkcell ve Marmara Forum AVM reklamlarında oynamıştır. İlk dizi deneyimi ise Kolej Günlüğü olmuş burada Mert karakterini oynamıştır. ”Adını Feriha Koydum Emirin Yolu” dizisinde Selim karakterini oynayan Furkan daha sonra Umutsuz Ev Kadınları dizisinde Levent karakterini oynamıştır. 2014 yılına gelindiğinde Furkan Andıç Kaçak Gelinler dizisinde başrol oynadı. Kırgın Çiçekler ve Tatlı İntikam dizilerinde de oynayan Furkan Andıç 2018 yılında Meryem dizisinde rol almıştır. Dilan Çiçek Deniz ile aşk yaşamaktadır.
Demir zeki, titiz ve kuralcı bir adamdır. Genç yaşına rağmen başarılı yöneticiliği adından söz ettirmiş bir yöneticidir. Demir için hayatta başarı her şeyden önde gelir; çünkü aşk hayatında büyük bir hayal kırıklığı yaşamış ve aşka küserek kendini işine vermiştir. İş yerinde aşk yalanmasına hatta iş arkadaşlarının bir birleri ile evlenmesine bile izin vermez şirkette. Aslında Demir çok merhametli bir adamdır ama bunu kuralların arkasına gizler.
Her Yer de Sen dizisinde Demir Selin’e aşık olmaktan kendini alamayacaktır. Aynı evi birbirinden habersiz şekilde kiralayan Demir ve Selin önce kavga etseler de sonra aşk yaşayacaklardır. Demir ve Selin’in yolu her yerde kesişince artık aşk onlara farz olur.
Aybüke Pusat (Selin) 2014 yılında düzenlenen Elidor Miss Turkey güzellik yarışmasında 3. olan Aybüke Pusat 20 Mayıs 1995 yılında Ankara da dünyaya geldi. Hacettepe Üniversitesi’nde Ankara Devlet Konservatuarı Bale Bölümü mezunudur. Medcezir dizisiyle oyunculuk kariyerine başlangıç yapmıştır. 2015 yılında O Hayat Benim dizisinde oynadığı Zeynep karakteri ile çıkış yapan Aybüke Pusat Söz dizisinde Doktor Bahar karakterini oynamıştır. Son olarak Şahin Tepesi dizisinde rol almış ancak dizi tutmamıştır.
Selin Sempatik ve sevecen bir kızdır. Her ne kadar sevecen olsa da yeri geldiği zaman dikbaşlı ve dobra olmasını da bilir. Hakkını kimseye yedirmez. Selin’in en büyük korkusu sevdiklerini kaybetme korkusudur. Selin’in bin bir zorlukla bir ev satın almıştır ve evinde keçisi Sakız, kaplumbağası ve balığı Çiçi ile yaşamayı planlamaktadır; ancak çalıştığı şirket Artemim’in yeni yöneticisi Demir’de aynı evi satın aldığını iddia eder ve işler karışır. Selin evini Demir’den almaya kararlıdır bu yüzden de Demir’e hayatını hem evde hemde şirkette zindan edip onu geldiği yere kaçırmaya çalışır ancak Selin Demir’e delicesine aşık olduğunun farkına varamaz.
Ali Yağcı (Burak) Model, dizi ve sinema oyuncusu Ali Yağcı 1990 yılında Balıkesir de dünyaya gelmiştir. Gelecek vaad eden Ali yağcı yemek yapmayı çok sevmektedir. Deniz Erdem ile Eric Moris’ten oyunculuk eğitimi almıştır. Nescafe, Coca Cola ve Turkcell reklamlarında rol almıştır. Seviyor Sevmiyor, Adını Sen Koy ve Erkenci Kuş dizilerinde rol alan oyuncu Umut Apartmanı adlı bir de film de boy göstermiştir. Yemek yapma merakı onun cafe sektörüne de atılmasına vesile olmuştur. Oyuncu Nişantaşı’nda bir kafe işletmektedir.
Burak Artemim isimli mimarlık şirketinin sahibinin oğludur. Burak şirkette proje yöneticisi olarak görev yapmaktadır; bir türlü kendisini babasına ispat edemeyince müdürlük pozisyonuna yükselemez. Burak’ın babası Ekrem Bey şirkette yaşanan genel müdür boşluğunu oğlu Burak ile değil kendisini dünyaya ispat etmiş Demir ile doldurur. Burak Demir’in kendi hakkını aldığını düşünür ve Demir’e sinir olur. Selin ve Demir arasında bir yakınlaşma olur ve Demir Selin’e aşık olur ama Demir’de Selin’e yakın olunca Demir’e bir kez daha sinir olur.
Ali Gözüşirin (Veteriner İbo) 27 Ocak 1995 yılında doğdu. 24 yaşındaki genç yetenek İstanbul Gelişim Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. İlk olarak modellik yapmaya başlayan oyuncu defilelerde boy göstermeye başladı. İrem Derici’nin Bambaşka Biri isimli şarkısında İrem Derici ile dans eden Ali Gözüşirin Ufak Tefek Cinayetler dizisinde Kerim Adil Sağlam karakterini oynamaktadır. Ali Gözüşirin 188 cm boy ve 73 kg ile aktif modellik mesleğine de devam etmektedir.
İbrahim başarılı bir veterinerdir ve psikolojik olarak Selin’e ve tıbbi olarak da Selin’in evcil hayvanlarını yardım eder. Selin’in akıl hocasıdır adeta. Atletik vücudu ile havalı bir genç olan İbo için genç kızlar ölür; ama o Selin’in iş arkadaşı Ayda ile tanışınca ona aşık olur.
Aslıhan Malbora (Ayda) Aslıhan Malbora denilince akla Ağlama Anne dizisi gelmektedir. Yetenekli ve güzel oyuncu dizi de hayat verdiği Zeynep karakteri ile çok sevilmiştir; her ne kadar Aslıhan Malbora Ağlama Anne dizisi ile yükselişe geçse de Ağlama Anne dizisi erken final yapmaktan kurtulamamıştır. 1995 Afyon doğumlu güzel oyuncumuz 24 yaşındadır ve kariyerinin en güzel zamanlarından birini yaşamaktadır. 1.63 cm boyu ile her ne kadar kısa olsa da güzel fiziği ile dikkat çekmektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği mezunu olan oyuncumuz üniversite de tiyatro ile ilgilenmiş ve kendini geliştirmiştir. Akademi 35.5 da oyunculuk eğitimi alan Aslıhan Malbora ilk deneyimini Seven Ne Yapmaz dizisi ile yaşamıştır. Sonrasında ise Star Tv’nin Kalbimin Sultanı isimli dizisinde de yer alan Aslıhan Malbora dizide Saliha Sultan karakterine hayat verdi ancak Kalbimin Sultanı dizisi tutmayınca erken final yapmak zorunda kaldı.
Ayda Akman cazibeli ve güzel bir inşaat mühendisidir. Ayda cazibesine güvenir ama her zaman da mühendis zekasıyla hareket eder. Ayda erkekleri iyi tanır; onların tüm oyunlarını iyi bilir ve erkeklere karşı en iyi oyunu da o kurar. Ayda ve Selin yakın arkadaşlardır ve Demir’i şirketten uzaklaştırmak için Selin’e yardım eder. Ayda Selin’in veteriner arkadaşı İbo ile tanışır ve ona aşık olur.
Ali Barkın (Bora) Ali Barkın 1985 doğumludur ve 34 yaşındadır. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde İnşaat Mühendisliği mezunu olan deneyimli oyuncu mühendisliği değil oyunculuğu tercih etmiştir. Ali Barkın Yeşil Deniz ve Klavye Delikanlıları dizileri ile son yılların önemli dizi oyuncuları arasında girmeyi başarmıştır.
Bora Merve’ye aşık bir gençtir. Şirkette 3D modelleme işlerini o yapar. Demir’in gelmesi ile Merve ile araları açılır.
Deniz Işın(Merve) Deniz Işın Scorp fenomeni sempatik ve güzel bir kızdır. hızlı konuşmasıyla dikkat çeken Deniz Işın geleceğin başarılı oyuncuları arasında olmayı çok istemektedir.
Merve şirketin güzel ve romantik kızlarından biridir. Modellemeci Bora ile üç yıldır aşk yaşayan Merve sonunda sevdiği adamdan evlenme teklifi alır ama o gün şirkete genel müdür olan Demir’in şirket içi aşk yasağını açıklar ve işler karışır. Selin ile de yakın arkadaş olan Merve Demir’i göndermek için harekete geçer.
Cem Cücenoğlu(Muharrem Usta) Cem Cücenoğlu 1976 Ankara doğumludur ve 43 yaşındadır. Müjdat Gezen Sanat Merkezinde oyunculuk eğitimi alan Cem Cücenoğlu 1.93 cm boyunda ve 115 Kg ağırlığındadır. Cem Cücenoğlu son olarak Poyraz Karayel dizisinde hayat verdiği Taş Kaf karakteri ile çok sevilmiştir. Şevkat Yerimdar dizisi de yer almıştır.
Muharrem Usta şirketin usta başıdır. Şirket çalışanları ile çok samimidir ve onların her derdine yetişir. Bir görünüp bir kaybolan tuhaf bir adamdır herkesin çekindiği, sözü dinlenen her şeyden haberi olan bir adamdır.
Aziz Caner İnan (Vedat Ayhan) Aziz Caner İnan bilinen bir tiyatro oyuncusudur. Son olarak Siyah Beyaz Aşk ve Fi dizilerinde yer almıştır.
Demir’in yakın arkadaşı olan Vedat severek evlendiği eşinden boşanmış bilgili bir adamdır. Demir’le birlikte büyümüş olan Vedat Demir’i kardeşi gibi sever. Serasında yetiştirdiği çiçeklerle bazen birlikte peyzaj işleri yaparlar. Vedat da Artemim’de aşkını yeniden bulacaktır.
Ayşe Tunaboylu (Leyla Günbakan) Ayşe Tunaboylu 1962 İstanbul doğumludur ve 57 yaşındadır. 9 Eylül Güzel Sanatlar mezunu olan oyuncumuz 160 cm boyunda ve 63 kg’dır. Ayşe Tunaboylu son olarak Seni Kimler Aldı ve Hayat Ağacı dizilerinde yer almıştır.
Leyla ve Firuze bir birleri ile hiç anlaşamayan iki kardeştir. Babalarından kalan evi Leyla Selin’e satar. Selin Leyla’dan evin yarısını alsa da tamamının parasını öder. Leyla hapse girmemek için Selin ve Demir’i bir birlerine aşık etmek ister.
Binnur Şerbetçioğlu(Firuze Günbakan) Binnur Şerbetçioğlu 1960 İstanbul doğumludur ve 58 yaşındadır. İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu olan deneyimli oyuncu yine kendisi gibi Tiyatro oyunusu Tarık Şerbetçioğlu ile evlidir. İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynayatrak deneyim kazanan Binnur Şerbetçioğlu Ömer Seyfettin serisinin senaristidir. 2018 de Eyvah Karım ve 2016 da ŞAhane Damat dizilerinde yer almıştır. Özellikle Akasya Durağı dizisinde Şükran karakterine hayat vermesi ile ekranda çok tanınmıştır.
Firuze ve Leyla babalarından kalan ev için anlaşmazlığa düşer. Firuze evde ki kendi hakkını Demir’e satar; ama Demir’e evin tamamının onun olduğunu söyler. Yaptığı hatanın farkında varan Firuze bu işten ancak Demir ve Selin’i evlendirince kurtulacağını düşünür.
Ayfer Tokatlı (Azmiye Boşgeçmez) Kadir Has Üniversitesi-Oyunculuk mezunudur Wetalent Management’ın oyuncusudur. 1.58 m boyunda ve 49 kg ağırlığında olan oyuncu İstanbul doğumludur ve şuanda 31 yaşındadır. Marmara Üniversitesinde Tarih Öğretmenliği mezunu olan Ayfer Tokatlı Baba Candır dizisi ile ünlenmiştir.
Artemim kulağı kesik, her şeyden haberi olan sekreteridir. Sekreter Azmiye pratik zekası çok yüksek bir kadındır. Zekası bazen başa bela açarken bazende beladan kurtarır.
M. Fatih Özkan(Ferruh Özerdim) Fatih Özkan 1 Aralık 1982 Eskişehir doğumludur ve Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur. Son olarak Deliha 2 ve Görümce gibi filmlerde yer almış ve Arka Sokaklarda oyuncu olarak oyunculuk sektörüne giriş yapmıştır.
Ferruh Artemim’in finans müdürüdür. Artemim’in iflas etmemesi için vekaleten genel müdürlüğe bakan Burak ile riskli işlere imza atar. Ferruh ve Burak aldığı yasa dışı kararlar ile şirketi batmaktan kurtarmıştır ama şirketin başına Demir geçinde geçmişte Burak ile çevirdikleri dümenlerin her an ortaya çıkabilecek olmasından çok korkar. Komik bir adamdır.
Barış Yıldız Barış Yıldız 1982 doğumludur ve 37 yaşındadır. Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvar mezunudur. Çalgı Çengi İkimiz filminde Selami karakterine hayat vermiştir. Özellikle Kardeş Payı ve Familya ve Düğün Dernek İki filmi ile sevilmiştir.
Özge Gürel 5 Şubat 1997 yılında İstanbul da dünyaya geldi. 22 yaşındaki oyuncunun anne tarafı Selanik göçmeni, baba tarafı ise Çerkezdir. Beykent Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü’nü yarıda bırakmıştır. İlk Oyunculuk deneyimini Kızım Nerede ile gerçekleştirmiştir. Huzur Sokağı dizisinde Melisa, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Rana Hatun karakterini oynamıştır. Onun yükselişi Med Cezir dizisinde oldu. Bu dizide Ada karakteri ile ismi bir anda parladı. Son olarak Muhteşem İkili dizisinde Nilüfer karakteriyle rol almıştır.
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2019.01.15 21:52 fragmanlife Gunesin Kizlari dizisi konusu ve oyunculari

Gunesin Kizlari dizisi konusu ve oyunculari Hikaye ve Künye Güneş, 35 yaşında, 3 çocuklu İzmirli bir edebiyat öğretmenidir. 17 yaşındaki birbirinden tamamen zıt karakterli, çift yumurta ikizi olan kızları Nazlı, Selin ve onlardan iki yaş küçük Peri ile kendi hallerinde, mutlu bir hayat sürmektedirler. Derken, Güneş’in karşısına İstanbullu bir iş adamı olan Haluk Mertoğlu çıkar. Haluk ve Güneş birbirlerine âşık olurlar. Haluk’un kısa sürede evlenme teklifi etmesi, Güneş’i şaşkına çevirir. Güneş, teklifi kabul etmek ister ancak; ortada küçük bir sorun vardır. Kızları, henüz Haluk’un varlığından haberdar değildir. İkizlerden Nazlı, bu evliliğe külliyen karşı çıkar. Selin, hem annesi hem de kendisi için bu evliliğin çok iyi bir fırsat olduğunu düşünürken, en küçükleri Peri, annesini mutlu eden seçimin onu da mutlu edeceğini söyler. Nazlı’nın çıkardığı bütün sorunlara rağmen Haluk’un Güneş’ten vazgeçmeye hiç niyeti yoktur.
Güneş ve kızları Mertoğlu ailesinin yaşantısının ortasına bomba gibi düşerler. Mertoğlu ailesinin hayatı, hiç de dışarıdan göründüğü kadar mükemmel değildir. Güneş'in kızlarının gelişiyle, tüm dengeler değişecek ve bütün sırlar ortaya dökülecektir.
Yapım: Süreç Filmcilik
Yapımcı: İnci Gündoğdu, İsmail Gündoğdu
Uygulayıcı Yapımcı: Akın Topuz
Yönetmen: Sadullah Celen
Senaryo: Deniz Dargı ve Cenk Boğatur
Görüntü Yönetmeni: Yalçın Yadel
Sanat Yönetmeni: Hasan Doğan
Oyuncular: Emre Kınay (Haluk), Evrim Alasya (Güneş), Tolga Sarıtaş (Ali), Burcu Özberk (Nazlı), Berk Atan (Savaş), Hande Erçel (Selin), Miray Akay (Peri), Meltem Gülenç (Rana), Funda İlhan (Sevilay), Teoman Kumbaracıbaşı (Ahmet), Süreyya Güzel (İnci), İrem Helvacıoğlu (Tuğçe), Sarpcan Köroğlu (Emre), Kanat Heparı (Mert) ve Sarper Arda (Can)
Miray Akay Peri Yılmaz
Küçük kız kardeş. İnsanları mutlu etmeyi her zaman kendi mutluluğunun önüne koyuyor.
Peri’nin tek istediği annesinin mutluluğu… Utangaç yaradılışlı, insana güven veren bir kız. Aynı zamanda kırılgan göründüğünden pamuklara sarmalayıp saklama hissini uyandırıyor insanda… Başkalarının dertlerini kendi dertlerinden daha çok önemsiyor.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Ukrayna / 17.07.2000
EĞİTİM DURUMU : Emlak Kredi Bankası Ortaokulu'nda Okumakta.
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Benim Adım Gültepe, 20 DK, Bitmeyen Şarkı, Kelebeğin Rüyası, Halam Geldi, Eve Dönüş, Balık
Evrim Alasya Güneş
İzmirli, 35 yaşında güzel, çekici bir kadın. Lisede edebiyat öğretmeni olan Güneş, hayatını üç kızına adamış fedakâr bir anne... Kibar, nazik, narin, ince, soğukkanlı olmasına rağmen konu kızları olduğunda dişlerini göstermekten hiç çekinmiyor. Genç yaşında anne olduğundan, neredeyse kızlarıyla beraber büyümüş, bu yüzden onlarla arkadaş aynı zamanda.
Güneş, her zaman mantığının sesini dinliyor… Bu kadar hesaplı davranmasa, 3 kızını tek başına büyütmesi mümkün olmazdı. Şimdi kızları büyümüş olsa da, kendini koruma refleksi yer etmiş durumda, artık aşamıyor. Bu yüzden Haluk Mertoğlu ile tanıştığında uzun süre aşka direniyor. 35 yaşında âşık olma fikri ona imkânsız gelse de aşktan kaçamıyor. Seneler sonra ilk defa mantığını bir kenara bırakıp, kalbinin sesini dinliyor.
Hande Erçel Selin Yılmaz
Süslü püslü, aklı bir karış havada... Selin’in ikiziyle tek ortak noktası, aynı anneye sahip olmaları. Selin çok güzel bir kız. Üstelik güzelliğinin de fazlasıyla farkında. Nazlı’nın aksine neşeli, hayat dolu... Büyümeye birazcık fazla hevesli. Hayatı doya doya yaşamak istiyor, değişikliklere balıklama atlıyor.
Havalı, bilmiş, kokoş… Ama kim ne derse desin çok eğlenceli… Çok cesur. İnsanlara güvenme konusunda her ne kadar çuvallasa da, asla duygularından vazgeçemiyor. Duyguları ortada, asla kabuğuna çekilmiyor. Herkesin okuyabileceği açık bir kitap… Çok çabuk yeniliklere adapte oluyor. Selin, İstanbul’a taşındıkları için dünyanın en mutlu insanı bu aralar
Burcu Özberk Nazlı Yılmaz
Nam-ı diğer hırçın kızımız. İkizlerden ‘büyük’ olanı. Tabi sadece 5 dakika farkla. Ama bu Nazlı’nın her fırsatta ablalık taslamasını engellemiyor. Selin ile hiç anlaşamıyorlar. Nazlı, inatçı, başı beladan kurtulmayan, kavgacı, bela bir genç kız. Sürekli bir volkan gibi patlıyor, sürekli atarlı! Hırçınlığı çevresindekilere zarar verse de, en çok kendisine zarar veriyor. Neyse ki hayatında resim var. Grafiti artisti olan Nazlı, kendini en iyi şekilde sokaklarda ifade edebiliyor. Sokağın, öfkenin, isyanın ruhu olan rap müzik de Nazlı’nın vazgeçilmezi…
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Eskişehir /01.01.1990
EĞİTİM DURUMU : Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Muhteşem Yüzyıl
Emre Kınay Haluk Mertoğlu
Güneş'in kocası. İstanbullu. Ali’nin babası.
Haluk’un iki ayrı tarafı var. Biri karanlık , biri aydınlık… Karanlık tarafını, senelerdir ustalıkla saklayabiliyor. Aydınlık tarafı ise o kadar büyüleyici ki, insan başka bir tarafa bakmıyor bile. Bir kere yakışıklı, karizmatik, kibar, düşünceli, romantik bir adam… Başarılı, güçlü bir adam…
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İstanbul / 1970
EĞİTİM DURUMU : Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Ulan İstanbul, Sil Baştan, Güneşi Beklerken, Benimle Var Mısın?, Karınca Kapanı, Ustura Kemal, Evvel Zaman Hikayesi, Dürüye'nin Güğümleri, Güneşi Gördüm, Aile Reisi, Ah Kalbim, Karamel, İki Aile, Yılan Hikayesi
Tolga Sarıtaş Ali Mertoğlu
Haluk’un oğlu. 17 yaşında.
Yakışıklı, zeki, kurnaz, havalı… Halası Rana gibi sinsi ve içten pazarlıklı bir tarafı da var. Hayatında amacı olmayan, baba parası yiyen, züppe imajı var. Dünya umurunda değil gibi davranıyor. Güçlü görünmeye çalışıyor. Babasından çekiniyor. Onu sinirlendirmemeye çalışıyor çünkü sonra başına iyi şeyler gelmeyeceğini geçmişte tecrübe etti.
Ali’nin ciddi kız arkadaşı olmamış, onun yanındaki kızlar sık sık değişmiş. Hiç âşık olmamış ve aşkı ciddiye almıyor. Şaşırtıcı derecede çalışkan bir çocuk… Dersleri ciddiye alıyor. Bir kere bir an önce bu evden ve babasından kurtulmak istiyor. Ancak başarılı olursa kendini kurtarabilir.
Berk Atan Savaş Mertoğlu
Rana'nın üvey oğlu. Ali’nin üvey kuzeni. 18 yaşındaki esas oğlanımız. Yakışıklı, serseri, tehlikeli, çekici… Rock star havası var.
Önceden çok sevilen ve popüler bir çocuk olan Savaş’ın hayatı 1 sene evvel kız arkadaşı Melisa’nın ortadan kaybolması ise tepetaklak olmuş.
Savaş’ın öfke sorunu sebebiyle zaman zaman bayılmaları, uyandığında ise kayıp zamanda ne yaptığını hatırlamama sorunu var. Melisa ile olan akşam da bunlardan biri. Savaş, asla Melisa’ya bir şey yapmayacağını biliyor ama yine de neden hatırlamadığı konusu beynini kemiriyor.
Aylar sonra klinikten çıktığında ise herkes tarafından dışlanmış, istenmeyen biri olarak hayatına dönüyor. Okula başladığında yeni bir lakabı oluyor; ‘katil’...
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : İzmir / 26.09.1991
EĞİTİM DURUMU : Beykent Üniversitesi Oyunculuk Bölümü'nde Okumakta.
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : Her Şey Yolunda Merkez, Altındağlı
Meltem Gülenç Rana Mertoğlu
Haluk ve Ahmet’in ablası… 55 yaşında. Hiç evlenmemiş. İstanbul hanımefendisi, kibar. Pasif agresif, kuralcı, obsesif… Kibar, nazik ve asla kimseyle direkt arasını bozmayan poker yüzlü bir kadın… Çok kontrollü ve çok oyuncu… Kardeşlerini parmağında oynatıyor gibi görünüyor.
Savaş, Rana'nın üvey oğlu. Donuk ve mesafeli karakterini kıran, şefkat hissettiği belki de tek kişi. Savaş'a gözü gibi bakıyor.
BİYOGRAFİSİ:
DOĞUM YERİ – YILI : Ankara / 30.05.1970
EĞİTİM DURUMU : Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü – Oyunculuk Ana Sanat Dalı
DAHA ÖNCEKİ İŞLERİ : İki Yaka Bir İsmail
Güneş, komadan uyanır. Ancak son 2 seneyi hatırlamamaktadır. Ne İstanbul’u, ne de Haluk’u... Kızlar için en önemli şey annelerinin sağlığıdır. Bu yüzden geçmişle ilgili Güneş’i üzecek olayları, annelerinden saklamaya karar verirler. En azından Güneş, daha iyi olana kadar.
Ali’nin doğum günüdür. Selin her şeyin yoluna gireceğini düşünür, sonunda kötü günler geride kalmıştır. Selin, Ali’ye sürpriz bir doğum günü partisi düzenler; ancak Ali’nin, Selin’den sakladığı sırrın ortaya çıkması an meselesidir.
Nazlı, Savaş’ın ondan sakladığı sırrın Haluk’la ilgili olduğundan şüphelenir. Nazlı gerçeği öğrendiğinde ise, Güneş’in hafızasının hiç yerine gelmemesini tercih edecektir.
fragmantv Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar YuregininSesi Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Zümrüdüanka Fragman Kefaret Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]