Içine uzanan

Lisans Dairesi Kiralamanızdan En Fazla Alanı Elde Edin

2020.10.28 22:15 ucuz1 Lisans Dairesi Kiralamanızdan En Fazla Alanı Elde Edin

Bir bekar veya stüdyo daire kiralamak, özellikle öğrenciler ve genç profesyoneller için harika bir seçimdir, çünkü bu daireler inanılmaz derecede uygun ve uygun olabilir. Bununla birlikte, bu avantajlara rağmen, birçok potansiyel kiracı, bekarlığa veda dairesinde kiralık bir apartman dairesinde bulunan yaşam alanı eksikliğini hala aşamıyor açılış organizasyonu.
Evet, daire küçük olabilir (diğer tek yatak odalı ve iki yatak odalı dairelere kıyasla), ancak bu küçük düşünmeniz gerektiği anlamına gelmez! İşte alanı açmak ve bekar dairenizin gerçekte olduğundan daha büyük görünmesini sağlamak için yapabileceğiniz şeylerden sadece birkaçı:
Hayatını basitleştir
İlk kez bir bekar dairesi kiralıyorsanız, muhtemelen sahip olduğunuz her şeye iyice bir göz atmanız ve yeni dairenize gerçekten neyi yanınızda getirmeniz gerektiğine karar vermeniz gerekecektir. Unutmayın, alan çok pahalı - sadece etrafta oturacak fazladan önemsiz şeyler için yer yok.
Birden çok işlevi gerçekleştirerek yerden tasarruf sağlayabilecek öğelere daha yüksek öncelik verin. Yeni başlayanlar için yatağınızı düşünün. Dairenizde hem yatak hem de kanepe için yeterli yer var mı? Ya da iki öğeyi bir futon veya açılır kanepeyle birleştirerek alanınızı daha iyi mi değerlendiriyorsunuz?
Sahip olduğunuz her şeyi yeni dairenize getiremezken, başka bir yerde tutabilirsiniz. Birçok apartman binasının yerinde saklama dolapları vardır ve çoğu şehirde seçim yapabileceğiniz çok sayıda kendi kendine depolama olanağı vardır.
Yığınla
Daire kiralamanızda daha fazla yer açmak söz konusu olduğunda, istifleme anahtardır. Örneğin, normal yatağınızı tutmaya karar verirseniz, yükselticilere yerleştirmeyi ve bir dizi yatak altı saklama kabı satın almayı deneyin - bunu yapmak raflarınızda, şifonyerinizde ve dolaplarınızda yer tasarrufu sağlayacaktır.
Dolap demişken, istifleme de burada anahtardır. Çok katmanlı raflar eklemek size havlular, ayakkabılar ve hemen hemen her şey için daha fazla alan sağlayacaktır. Dolap kapınızın üst kısmına takılan bir kapı arkası düzenleyici eklemek, size minimum alan gereksinimi ile çok sayıda seçenek sunacaktır.
İstifleme konseptinin bir uzantısı olarak, tüm daireniz boyunca duvar boyunca uzanan bir raf da kurabilirsiniz (tabii ki herhangi bir ciddi kurulum yapmadan önce ev sahibinize veya bina sorumlusuna sorduğunuzdan emin olun). Bu tür raflar, kitapları veya çeşitli süs eşyalarını göz hizasında saklamak için harikadır ve aynı anda koleksiyonlarınızı sergilerken başka yerlerde dağınık olmalarını önler.
Temiz tut
Elbette, duvarlara çok fazla şey eklememek önemlidir - yeterince boş alan yoksa, oda kalabalık ve küçük hissedecektir (alan teknik olarak kullanıma uygun olsa bile). Duvarları raftan raflarla karıştırmak yerine, dairenin daha büyük ve parlak görünmesini sağlayacak aynaları ve aydınlatmayı da deneyebilirsiniz.
Bekar Dairesinden Yaşamak ve Çalışmak
İster serbest çalışan, ister girişimci veya küçük işletme sahibi olun, stüdyo dairenizi uygun bir ofis alanına dönüştürmek son derece önemlidir.
Verimli bir ev ofisinin kendi ayrı odasında olması gerekmez açılış organizasyonu. Hem masaüstü hem de dizüstü bilgisayarlar küçülüyor ve cep telefonları gittikçe daha çok yönlü hale geliyor. Kablosuz teknoloji hızla norm haline geliyor, yani ekipmanınızı gitmesi gereken her yere, hatta en küçük derme çatma çalışma alanlarına bile sığdırabilirsiniz.
Bekar dairenizde tam boy bir masa için yeriniz olmayabilir. Endişelenmenize gerek yok - yanına bir sandalye ile açılan bir masa kurabilirsiniz. Çalışmaya hazır olduğunuzda, masayı açın, sandalyeyi kaldırın ve dizüstü bilgisayarınızı açın.
Bir yatak odasından alan ödünç almanız gerekiyorsa, iş hayatınızı ev hayatınızdan ayırmanız önemlidir. Bunu, dizüstü bilgisayarınızı bir gardıroba sokarak veya masanız ile yatağınız arasına katlanabilir bir ekran veya oda ayırıcı kurarak yapabilirsiniz.
Sonunda, bekâr bir dairede daha fazla alan yaratmak, bazı fedakarlıklar yapmak, daha akıllıca düşünmek ve yaratıcı olmakla ilgilidir. Unutmayın, alanın ne kadar büyük olduğu değil - önemli olan onunla ne yaptığınızdır.
submitted by ucuz1 to u/ucuz1 [link] [comments]


2020.10.05 18:06 ArsenicW Kırmızı Oda

Bir başka yarındı bugüne uyandığı. Çalar saatin o’nda takılı kalması, durdurmuştu on’da zamanı. Susturmuştu odanın duvarlarında yaşamakta olan haykırışları, her biri başka bir insanın yankısı, başka bir geleceğin sanrısıydı. Hazırlamalıydı kendini, ‘’Bugün büyük gün!’’ diyerek kaldırmalıydı bedenini ve çeki düzen verilmiş olmalıydı hisleri. Histeri bir şekilde de olsa terketmeliydi kimliği, bu kez başka biriymiş gibi davranmalı, uzaklaşmalıydı. Gandhi’nin öldüğü sene, Polaroid çıkartırken ilk şip şak makinesini, bunun bir mucize olduğunu tekrardan yinelemeliydi dudakları; tarihte ilk kez bir kamera, fotoğrafları anında basabiliyor, yakalıyordu zamanın ritmini, unutmana izin vermiyordu ne de olsa her şeyi. Sağ omzunu dolabın yanındaki odaya çevirdiğinde çehresi; koyu perdelerin içerisinden sızmayan parıltı, gölgelendiriyordu her bir kareyi, odanın kapısı altından vuruyordu loş ışığın rengi:
Kırmızıydı, kızıla çalan, çatlamış bir dalga boyu; akıyordu anılarından, pıhtılaşıyordu odada ve yıkanıyordu günahlarla. Küçük yaşta başlamıştı kana olan susamışlığın ızrarı aslında. Cumhuriyet Köprüsü’nün epey uzağında, Tavşantepe’de atılan adımlar yoruyordu yokuş yukarı. Küçük adımları vardı kadının; sırtını örten saçlarından salınan güneşin parlaklığı ve hayaller kurduracak kadar gerçek bir gülümsemenin hatları. Göz kapaklarında saklanan ışığın sokakları aydınlatması ve dağıtıyor olmasıydı karanlığı. Cennet ve cehennemi aynı anda yaşatan varlığı ve inançsız bir kimse için Tanrı’nın ispatı gibiydi getirdiği baharı. Yalnız hep kıştı onun için hayatı ve kıyısında yer alıyordu bir dehlizin, uzuyordu gözlerinde.
Aralandığında kapakları o günde, ‘’Değiştim,’’ diyerek uzanıyordu öğütülmüş kahve çekirdeklerine. O esnada duvardaki rafların en ulaşılmaz köşesinde, George Dickel bakıyordu şişeden, kömür filtrelerinden dökülüyordu Tennessee nehrine. Bir kez göz göze gelmelerinin ardından, çevirdi başını pencereye ve eline aldığı fincanı götürdü dudaklarına yeniden. Sıhhiye metrosu geçiyordu; raylardaki titreşim sarsıyordu daireyi, dün uyandığında Maltepe peronları çarpıyorken gözüne, kapalı bir hava, bulutlu bir gök yüz sıkmıştı elini tanışmak istercesine, dercesine idi bu yüzden tüm gelgitler. Yirmi dokuzunca ayetinde o surenin, birlikteydi kadının adı ve o eşsiz gürültüsüyle gökler. Galena kutusunda yer alan neşter ve yanı sıra bisturi uçları zeminde. ‘’Ardımda bırakmamalıyım,’’ dedi öncesinde, bir gece ötesinde gördüğü rüyayı aklına getirdiğinde, o kapının açılmaması gerektiğini biliyordu içten. Nevroz sarıyorken kaygıları, sahnelendi zihninde en köhne köşeye bırakılmış rüyanın kalıntıları. Bir hıçkırık sesine uyanıyordu üçü geçtiğinde yelkovan ve akrep yeni tamamlıyordu zodyağı. Vega boğulurken eflatuna, kaldırıyordu bedenini yatağı, yaklaşıyordu yüzü tavana, çevrilmiyordu sağa ya da sola. Kırmızı odanın eşiğinden, çürümüş et kokusuyla beraber akıyordu kanlar. Hıçkırık sesi bir uğultu halini almıştı o an; bir kaç yıl önce kaybettiği teyzesi, babası ve halası gelmişti aklına. Sadece biri olsa da gözyaşlarında, başka bir boyuttan yardım alabileceğini düşünmüş olabilirdi bakıldığında. Kıpırdayamıyordu, bir halatla bağlanmış gibiydi limana, havada asılı duran bedeni hareket edemiyordu. Bir güç çevirerek yüzünü, bir yanardağdan yayılan lavlar gibi ilerleyen kanın koyuluğuna bakmasını istiyordu. O esnada boynundaki kıkırdak dokunun sesini dahi hissetmişti, bir reçel kavanozunun döndürülerek açılıyor olmasındaki tınıya benzerdi. Bir kaç amperdi, vücudundaki akımın şiddeti, içindeki korku ile büyüyor, büyüdükçe de küçülüyordu gözleri, bakmak istemiyordu daha fazla. Aynı güç buna da engel olmalıydı ki, pıhtılaşmış kan yükselerek bir yüz halini alıyor ve gözlerini ayıramıyordu ondan. Tanıdıktı adam; belirmekte olan sima yabancı değildi asla. ‘’Seni tanıyorum,’’ demeye kalkıştığında, henüz çözünmemişti dudakları ve gürültü eşliğinde yerçekimi çalışmaya başlamış, düşmüş, kapaklanmıştı yüzü koyun halıya, kan banyosundan farksızdı dört duvar. Ayağa kalkmak istemişti, zemin o kadar kaygan olmalıydı ki, yalnız birkaç başarısız girişimdi denediği. Esnemekteydi kemikleri, bir epilepsi hastası gibi gerilmekte olan vücudu, sersemletmişti hisleri. Difteri olmuşçasına güçlük çekiyordu yutkunmakta ve lenf bezleri şişkin, konuşamıyordu asla. Çıkmalıydı kabustan; bu eski yapıdaki apartman dairesinden çıkmanın tek yolu koridora açılan kapı olmasına rağmen, kırmızı oda aralanıyordu o esnada, artıyordu çığlıklar zihninin kalabalık ortamlarında. Bir bütün halini alan kan parçacıkları, gördüğü sima dışında bir bedene bürünüyordu o an. Uyanmalıydı; vitrinin üzerindeki ayna yere düştüğünde irkildi önce, kesik bir parçayı eline aldığında ise aklını kaybedecek gibi hissetti kendisini göremeyince. Ardında yükselen bir beden ve aynada gördüğü bir başkası, ona ait olan hiçbir şey yoktu o rüyada, başka bir aklın çıkmazı olmalıydı bu yansıma.
Çıkardı, attı o geceyi kafasından; bisturi parçalarını toparladı önce, özenle yerleştirdi kutusuna. Düzenledi nevresim takımını ardında ve kırmızı odanın asma kilitini kontrol etti tekrardan. Amerikan mutfağın üzerinde yer alan fincan ve kupaları yerleştirdi yerine ve koridora açılan kapıya dokunduğunda, son kez baktı geriye. Her şey tamamdı, çıkardı bedenini daireden ve uzandı güneşin yakıcı nefesine.
Ardında anahtarlar temas etti kapının kilidine, aralandı geceye, içeri uzandı adamın bedeni ve sert bir biçimde kapattı kapıyı. George Dickel’ı aradı gözleri, bulduğunda bir kadeh, kullanmayı bile düşünmedi. Acılığı hissetti içinde, yanmayı; yakılmayı düşledi ertesinde, toprağın üzerine örtülmesinden, yavaşça çürüyecek olmasındansa, alevin maviliğinde parlamalı, erimeliydi. Tükeniş bir okyanusun derinliğinde olsa da, boğulmaktansa ateşlerin içerisinde olmayı yeğledi. Gözleri aradı neşteri, bulamıyorsa da nereye koyduğunu, aramak için onu üşendi. Bakındı etraflıca, ‘’Ay bu gece daha parlak,’’ diyerek kapattı perdeyi, pencerenin eşiğinden ise rüzgar fısıldıyordu adeta ve rahatsız ediyordu düşünceleri. Düşleri bir yandan, düşledi kadını o anda. Asma kilide takıldı gözleri, ‘’Garip şeyler oluyor,’’ diyerek kaldırdı bedenini, birkaç uğraş ile açmayı denedi. Luka yedide bahsedilirdi ve dirilmişti biri, Ra’d suresinde de anlatıyordu diyerek, kadının anahtarı nereye koyabileceğini düşündü sesli, bir sinir harbinin ötesinde, kadının bu denli grift olmasınaydı sözleri. Özveri, özünde sahip olduğu bir nitelik değildi, kaçışların ve tembelliğin izlerini taşırdı adamın zihni. Gizli de değildi; kırmızı odanın içerisinde yer alan ilahi gücü hissetmişti. Bir yaşamı ellerinde tutuyor olmak, önce Tanrı’yı yaratmak ve ardında yok etmek hepsini. Göz kapağının üzerinden beyne ulaşarak, söküp çıkarmak ilahi kudreti, fikirleri ve kimliği. Limbik lobun içerisinde yer alan tüm o zayıflığı köreltmek ertesi. Bu yüzden açılmalıydı o kapı ve bu sebeple bulmalıydı anahtarı. İlk doğduğu gece canlanırken zihninde, asla vazgeçmemeli, bırakmamalıydı doğuşları.
Şahit olmuştu; bir Ekim gecesinde ıssızdı sokağı, yanmıyordu lambaları ve ıslaktı kaldırımları. Siyah puantiyeli eteğin üzerinden, tunik bir gömlek salınıyordu adamın. Kaçınıyordu sorulardan; yanında otuzlarında bir genç, gecelerin ne denli korkutucu olduğundan bahsediyordu ona. O sıra, evin hemen sokağın sonunda olduğunu belirtmiş ve bir kahve eşlik edebilir demişti akşama. Üç ya da dört damlaydı fincanda; en geç beş dakika içerisinde gencin gözleri derin bir uykyuya dalacak ve açılmayacaktı bir daha.
Kırmızı oda; birkaç metrekare içerisine sığdırılmış dünyalar, fotoğralar ve anılar. Fırınlanmış gürgen ağacı ve pas tutmayan krom, çelik ayakları. Tahtanın üzerine yatırılmış bir beden ve öncesinde dizlerinden kopartılmış uzuvları. Solunda odanın duvarında, lekeleri kanların, sağında yaşamın kıyısında, şapeli Dali’nin ve ayini sonbaharın. Son akşam yemeği Salvador’da ve Washington sanat galerisinde sergilenen bir tablodandı aktarım. Sapma noktasının çok uzağında bisturi parçaları ve lobotomi için gerekli bir çekiç ve buz kıracağı. Hazırdı, adam gecenin o dehşet verici saatlerine ulaşmadan, ‘’Fulton haklı, saflaştırmalıyım insanı,’’ diyerek gencin şakağından, uzandı odalarına aklının. Bir hastalıktı her birinde, yayılıyordu; zihnin en köhne yerlerine gizlenerek, kirletiyordu fikirleri, bir Pazar ayininde görülüyordu. Nefret örtüyordu üzerini; bir kadını seviyorsa da kadın, hastalıktı yalnız, bir rahibi öldürüyorsa da adam, çıkarıp, kopartılmalıydı bu lanet ansız. Dahası vardı; bir korkuysa şeytani her bedenden, bir sevgiyse haddinden fazla gösterilen, yok edilmeli, alınmalıydı zihnimizden. Freeman gibi, önce göz yuvasından girmeliydi buz kıracağı içeriği, ardında beynin ön lobundaki korteksin kesilmesi gerekirdi. Arınmaktı geçmişten ve kurtulmaktı bir hastalık olarak adlandırılan her etkiden. O esnada tepkiden müzdaripti genç beden, lokal anestezi dahi uygulanmamış, antipsikotik bir ilaçtan dahi alınmamıştı yardım. İlk gecesiydi adamın, dikkatsiz ve dağınıktı sanrısı. Tanı koymuş olsa da insanlığa, tartamamıştı ne noktaya kadar gideceğini ve nerede durması gerektiğini bilmiyor gibi davranmıştı ertesi, bu yüzden küçük kırmızı odanın, Keller projesini yaşatmak için, ufak, sanayi tipi bir fırını vardı. Odanın kapısı aralandığında, tam olarak karşında yer almakta, kapağını açabilmek için ise, biraz eğilmeliydi bir yanı. Heimolen kadar olmasa da ocağı, Gent’in çok uzaklarında yaşamı sonlandıran bir başka mimariydi yapısı. Parçalamalıydı; başarsızlığın ardında önce ayaklar, ardında kollar yakılmalı, yanmakta olan uzuvların turuncuya dönerek harlamasını izlemeliydi bakışları. İlk kez uyanmıyordu biri ve arınması için tamamen kül olmalı diye düşünürdü adamın zihni. Belki küllerinden doğacak bir Anka, ya da Aralık’ta tekrar dirilecek olan bir Mesih düşüncesiydi hata. Hala günahlarından kopartmak için uğraşıyor olsa da her birini, ellerindeki kanın kokusu çıkmıyordu asla ve unutamıyordu o geceyi. Başarısız bir lobotomi ardında, anatomiyi de incelemek istemiş ve yanlışlıkla kan banyosuna çevirmişti evi. Farklı bir hazzın üzerinde oluşturduğu hissi, erişilmesi güç bir zevkin doruklarını yaşar gibi dillendirmiş ve kalbin tadının nasıl olduğunu dahi merak etmişti. Dahmer tadın fleminyonu andırdığını söylemiş olsa da, Sagawa tatsız ve tuzsuz olduğundan yakınmıştı zamanında, Nelson gibi barbekü sosuna ihtiyacı olabileceğini dahi düşünmüştü adam. Kırmızı odada tanrıyı oynuyor olsa da, şeytanı hiç getirmemişti aklına; hiçliği bu denli enjekte etmeye çalışırken kurbanlarına, bir amacı vardı, bir doğum için birilerinin son verilmeliydi yaşamına. Bulmalıydı anahtarı, yoksa yozlanmış bir topluma gösteremeyecekti ışığı, kırmızıydı.
Kızıla çalan, tarif edilemeyen bir rengin yoğunluğuydu aksanı; dönüyordu çarkları, yeni bir ruhun daha kurtarılması gerekiyordu odada, kadının saklamış olduğu anahtardı cenneti dünyaya getirecek olan. Adamın ak düşmüş sakallarından dökülüyordu çavdar, bir iki damla, şişede durduğu gibi durmuyordu asla. Koridora çıkacak ve merdivenlerin hemen yanında bulunan yangın dolabındaki baltayı alacak ve biraz gürültü olmasına izin verecekti ardında. Odanın kapısına vurduğu her darbe ile kutsal bir gücün içine dolduğunu hissedecek ve uzanacaktı bir meleğin kanatlarına. Durmadı adam, defalarca yükseldi göğe balta ve bir hışımla saplandı kapıya, parçalara ayırdı. Göz bebeklerinde büyüyen delilik, aklını kaçırmış bir insanın bakışlarından çok daha fazlasıydı. Tanrısıydı bu küçük dünyanın; gecenin karanlığına, odanın ardına araladı kapıyı ve içeri girdi sanrıları.
Güneş doğdu batıdan o esnada, ardından koridora uzanan kapı açıldı kadın tarafından. Zeminde kırık cam parçaları ve yanı sıra halının üzerinde boş bir viski şişesi, mutfağın yanına bırakılmış kavanozlar ve içinde bilyeye benzer yansımalar. Sonuna kadar açıktı oda, kilidi ile beraber duruyordu halıda. Bir hışımla koşuyordu cama, perdeyi açıyordu sonuna kadar. Biraz daha aydınlık, soluyabileceği kadar temiz bir hava yoktu bakıldığında, nefesi dahi kokuyordu odanın. Çürüdüğünü hissediyordu kadının bir yanı, bir tarafı hala orada, ürkek bakışlar ile yaklaşıyordu odaya. Dün gece gördüğü başka bir kabus geliyordu aklına, başka bir yaratık peşini bırakmayan. Bir polaroid makina ardında, çekilmiş fotoğraflardı duvarda asılı duran.
Gözlerini açıyordu henüz sabah olmadan; tıpkı bugününde var olduğu gibi, gecesinde de kırık kapı, elinde bir balta, ancak çalışmıyordu yangın alarmı. Kasap tahtasının üzerinde durmakta olan bir uzvuydu insanın, yarımay şeklindeki lunuvalar kazınmış ve uca doğru kıvrımlar oluşturmuştu kanca tırnağı. Gürgene kapaklanmış şekilde duran elin, eskikti bir kaç parmağı. Çokça zamanını almamıştı kesilmiş ve köşeye atılmış diğer parçaları bulması. Fotoğraflara bakmıştı sonrasında, nedense pek şaşırmış gibi görünmüyordu rüyada. Bir çok erkek bedeni vardı tonlamada, kimi siyah, kimi beyazdı ışığın yoğunluğunda. Yüzleri olmadığı için çıkaramamıştı hiçbirini, hayal dahi edememişti kimliklerini. Salvador Dali’nin tablosuna baktıkça asılı karelerin üzerinde, mandalların daha sanatsal bir görsel oluşturduğunu düşünmüş, küçüklüğünde de yaptığı gibi, parmaklarının üzerine yerleştirmişti herbirini. Bir kukla sanatçısını andırırcasına oynatıyordu eklemlerini, gezindiriyordu odada. Koparılmış ele dokunduğunda ise teni, kendisini, sağındaki fırının sıcaklığına kaptırmıştı bakışları. Bir anne yüreği gibi, ısıtmıştı benliğini, sanki arkasında yükselen bir opera, salınmasını, dans etmesini istemişti. Süzülmesini; bir sonbahar yaprağı gibi ayrılmasını dallarından, sürüklenmesini rüzgarla. Bir önceki gecede gördüğü o kabusa karşın, mutlu bir tablonun içerisinde yer alıyor, sanki mutluluktan yerden kesiliyordu ayakları ardında. Ancak kısa sürmüştü bu furya; ‘’Hatırla,’’ diye yükselen bir ses duymuştu kabusta, arkasında, daha öncesinde olduğu gibi kanların arasından yükseliyordu bir adam. Tekrarlıyordu uğultuyu, ‘’Hatırla,’’ dedikçe vuruyordu duvarlara, savruluyordu kırmızı odanın dar ağacında. ‘’Ra’d, beni serbest bırak!’’
Tekrar irkilmesine sebep oldu bu yafta, rüyayı atarak aklından, yavaşça yakınlaşmasını sürdürdü odaya. Birkaç anı karışıyordu, karşılaşıyordu bir kaldırımın diğer ucunda, kararsız, kararlı bir tutum eşliğinde ilerliyordu oraya. Adımları eşiğine geldiğinde kapının, duraksamıştı kadın; bir bilinmezliğin içine dalmak, karanlığın koynuna sarılmak gibiydi her atım. Fotoğraf karelerinde yer alan cesetler, neredeydi şimdi? Yoksa bu ufak çaplı krematoryumun içerisinde mi erimişti, küllere mi dönüşmüştü her biri? Kök hücreleri alınarak o kimselerin, tekrar vücuda enjekte etmenin ardında yer alan, başarısız bir diriltme girişimi miydi yoksa kefensiz alevlendirilmesi? Yanıt bulamıyordu, belki kaçındığı, asla görmek istemediği kimliklerden, sahte anılar oluşturuyordu. Tanrı’yı oynamak, onu bir oyuncağa dönüştürüyor, El Hazret’in çıldırmasındaki gibi, bir başka dünya ile iletişim kurduğunu düşündürüyordu. Bir yanımsama doğrultuyordu belini, Nostradamus, ‘’Su hareketleniyor, limbe eteğinden ayağa, büyük bir korku, içten bir ses, farklı bir titreme, ilahi ışık, kutsal haber artık yanımda,’’ diye söylenirken harlıyordu bir anda alev fırında. Sonuna kadar açık perdeler kapanıyordu o anda, bir güç itiyordu kadını odanın karanlığına. O kırık, paramparça kapı, nasıl olduysa, bedenin içeri girmesiyle kapanıyordu arkasından. İlk gecesindeki gibi, o loş kırmızının içindeydi şimdi; bilmediği bir dildi kulaklarında, mandallar ile asılmış fotoğralar düşüyordu ayaklarına. Her birinin arkasında ibranice yazılar vardı baktığında, ‘’Hayom, etmol,’’ gözlerine çarpandı, dün aslında bugün ve birdi Tanrı’nın evi; kitapları, herbiri onun eseriydi yalnız. Çınlıyordu kulaklarında çığlıklar, ‘’Kama zman ata nish’ar?’’ ve yanıt veriyordu kadın uğultuya: ‘’Çok kalmayacağım,’’ diyordu o esnada. Deprem oluyorcasına sarsılıyordu bedeni, kırmızı odanın duvarlarından çıkmaya çalışıyordu ölülülerin neferi, tırnak gıcırtıları duyuluyordu, sanki duvarın içerisinde yaşıyordu herbiri. Tüm o korkunç anılar sarıyordu çevresini; bir otel odasında ölü bulunan büyük eniştesi ve masasında açık kalmış yeni ahit, kanonik incili Luka, yedinci parafın ışığında, öldüğünde geri gelmeyen bir başka yaşam. Kadının zihnindeydi onlar, tüm ölülerin onunla yaşadığını düşündürüyordu aklına, türlü oyunlar oynuyordu şeytan ve sarılmasını sağlıyordu aldanmaya. Bir ses duyuyordu kapının ardından, biri, sanki birileri zorluyordu açmaya. Tiz bir adam sesi, ‘’Nereye saklamış olabilir anahtarı?’’ diye inletiyordu içeri. Geriye çekildi, kendi omuzları düştü üzerine, sarıldı kendisine kadın, kapadı gözlerini sessizce.
Gecenin karanlığına, odanın ardına aralandı kapı, bir sanrı, henüz teşhis koyulmamış bir vakada yer aldı adamın adı; kadına baktı, kadınsa ona.
Adam kanlar içerisindeyken akşamında, göz bebekleri dokundu yalnızlığa. Her birimizin içinde vardı yaşattığı bir başka, bir biz daha. Kadına baktı, kadınınsa kapandı gözleri ardında.
submitted by ArsenicW to okuryazar [link] [comments]


2020.10.05 01:32 ttreklam Keten iplik

Nilas Keten, sektörün keten iplik ihtiyacını eksiksiz bir şekilde karşılamayı hedeflemektedir. Keten ipliği konusunda uzmanlaşmış, keten dünyasında kaliteyle özdeşleştirilmiş firmalarla ortaklıkları sayesinde, dokuma keten ve örme keten için kaliteli iplikler sunar. Nilas Keten, geniş keten ipliği seçeneklerini her daim stokunda barındırır. 1,5 nm’den 48nm’ye uzanan keten ipliği seçeneklerini, Nilas Keten stokunda daima bulabilirsiniz.
submitted by ttreklam to u/ttreklam [link] [comments]


2020.10.03 12:30 okkboomerrrr Her gün bir filozof #1: Thales

Miletli Thales, Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Anadolulu bir filozoftur. İlk filozoflardan olduğu için felsefenin ve bilimin öncüsü olarak adlandırılır. Eski Yunan'ın Yedi Bilge'sinden ilkidir. Ticaretle uğraşmış ve bu nedenle Mısır'da bulunmuştur. Elimize ulaşmış hiçbir metni yoktur. Yaşadığı döneme ait kaynaklarda da adına rastlanamaz ancak hakkındaki bilgiler Herodot, Diogenes Laertios, Aristoteles, Teophrastos gibi antik yazarlardan edinilir.
Bertrand Russell'e göre Felsefe Thales ile başlamıştır.
Platon, Thales'den yıldızları incelerken önündeki kuyuyu görmeyen biri olarak bahseder.
Aristoteles ise, zeytinin bol çıkacağı yılı tahmin edip izlediği stratejiden ötürü, başarılı bir iş adamı olarak anar.
Diogenes Laertios’un söylediğine göre, Yedi Bilgeler Atina’da MÖ 582 civarında kuruldu. Thales Yedi Bilgelerin arasında yer almaktadır.
Thales'in yaşamı
Mevcut ortak görüşe göre Thales, MÖ 620 civarında, Anadolu'nun batı sahillerinde bulunan (Aydın civarı) Milet şehrinde doğmuştur.
Thales'in yaşadığı tarihler tam olarak bilinmese de, kaynaklarda geçen bazı olayların tarihleri yardımıyla yaklaşık tahminlerde bulunulmuştur. Heredot'a göre (modern metotların saptamasıyla da aynı şekilde) Thales MÖ 28 Mayıs 585 tarihindeki güneş tutulmasını tahmin etmiştir. Laertios Diogenes'in Atina'lı Apolloderus'tan vakayinamesinden yaptığı alıntıya göre Thales, 58. Olimpiyat döneminde (MÖ 548-545) 78 yaşında ölmüştür.
Laertios Diogenes'in aktardığına göre Thales'in ebeveynleri, kökenleri Sur şehrinin Fenikeli mitolojik prensi Kadmos'a kadar uzanan Examyes ve Cleobuline'dir.[2] Diogenes daha sonra birbiriyle çelişen aktarımlar ortaya koyar: bir aktarıma göre Thales evlenmiştir ve Cybisthus isimli bir çocuğu olmuştur veya aynı isimli yeğenini evlatlık almıştır; ikinci aktarıma göre ise hiç evlenmemiş, annesine, genç bir erkek iken evlenmek için çok erken olduğunu, yaşlandığında ise artık çok geç olduğunu söylemiştir. Daha öncesinde Plutarchos, hikâyenin şu versiyonunu anlatmıştır: Solon Thales'i ziyaret eder ve niye bekar olarak kaldığını sorar. Thales çocuklar hakkında endişelenme düşüncesini sevmediğini söyleyerek cevap verir. Yine de, birkaç yıl sonra, aile özlemiyle, yeğeni Cybisthus'u evlatlık almıştır.
Thales bir yenilikçi rolü üstlenerek, birçok faaliyette bulunmuştur. Bazıları hiç yazılı kaynak bırakmadığını söyler, diğerlerine göre ise "Gündoğumu ve Ekinoks Üzerine" adlı bir eser bırakmıştır. Ona atfedilen hiçbir kaynak günümüze ulaşmamıştır. Laertios Diogenes Thales'in iki mektubundan alıntı yapar: biri Ferekidis'e, din üzerine yazdığı kitabı gözden geçirmesi için yazdığı mektup, diğeri ise Solon'a geçici ikamet için bulunduğu Atina'da eşlik etmesi için yazdığı mektuptur. Thales Miletlileri Atinalı koloniciler olarak tanımlar.
Teorileri
Thales’den önce, Yunanlar doğayı ve dünyanın temel maddesini; mitoloji, Tanrılar ve kahramanlarla açıklıyorlardı. Yeryüzündeki doğa olayları, (depremler, rüzgâr, vb.) tanrılarla bağdaştırılıyordu.
Thales, hem suyu ana madde olarak düşünmesi, hem de doğayı olguları birleştirerek açıklamaya çalışması bakımından, önemli olmuştur. Doğa olaylarının nedenlerini insan biçimli Tanrılardan çok, doğanın içinde aramıştır. Mitolojik açıklamalar ile ussal açıklamalar arasında bir köprü kurmuştur. Thales'den sonra öğrencileri Anaksimandros ve Anaksimenes de aynı çizgide ilerlemiştir.
Tanrısal güç
Her şeyin Tanrılarla (daimonlarla) dolu olduğuna inanmış olabilir. Ona göre dünyada Tanrısal olmayan hiçbir şey yoktur diye belirtilir. Tanrısal gücü, mıknatıs taşındaki çekme kuvveti gibi bir hayat gücü (ruh) olarak yorumlamıştır. (Kimileri ruhun ölümsüz olduğunu söyleyen ilk kişinin o olduğunu düşünürler.)
Su, her şeyin sebebidir
Thales maddenin ilk öğesi (arkhe, töz) olarak suyu ileri sürmüştür. İlk öğe olduğundan dolayı toprağın suyun üzerinde bulunduğunu, dünyanın bir tepsi gibi olduğunu ve su tarafından taşındığını söylemiştir. (Dünya bir gemi gibi hareket ediyormuş ve suyun hareketliliği nedeniyle sallandığı zaman insanlar deprem oluyor sanıyormuş.)
Aynı zamanda Thales her şeyin temelinin meydana geldiği şey olduğunu düşünmüştür (Thales'e göre madde ile güç doğal bir bütündü ve henüz birbirinden ayrılmamışlardı ve temel maddede tanrısal yaratma gücü bulunuyordu.)
Astronomi ve mühendislik
Herodot'a ve Eudemos'a göre (28 Mayıs MÖ 585'te gerçekleştiği kabul edilen) Güneş tutulmasını önceden hesaplayıp haber vermiştir. Bu hesabı mevcut bilgisiyle yapamayacağı, Babil'e seyahat ettiği ve o sırada edindiği bilgilerden faydalandığı düşünülür. Astronomi ile uğraşan ve gün dönümlerini önceden hesaplayan biri olarak astronomdur.
Thales'in, bir kuleden, denizdeki gemilerin uzaklıklarını geometrik yöntemlerle hesaplayabilmekte olduğu söylenir. Gölgemizin bizimle aynı uzunlukta olduğu zamanı gözleyerek, piramitlerin uzunluğunu, gölgelerine bakarak hesaplamıştır. Aynı zamanda Nil nehrinin yükselmesinin rüzgâra bağlı olduğunu bulmuştur.
Thales Teoremi
Matematik alanında çığırlar açmış birisidir. Eski Yunan bilginlerinden Kallimakhos'un aktardığı bir düşünceye göre denizcilere kuzey takım yıldızlarından Büyükayı yerine Küçükayı'ya bakarak yön bulmalarını öğütlemiştir. Aynı zamanda Mısırlılardan geometriyi öğrenip Yunanlara tanıtmıştır. Bulduğu bazı geometri teoremleri şunlardır:
Çap çemberi iki eşit parçaya böler.
Bir ikizkenar üçgenin taban açıları birbirine eşittir.
Birbirini kesen iki doğrunun oluşturduğu ters açılar birbirine eşittir.
Köşesi çember üzerinde olan ve çapı gören açı, dik açıdır.
Tabanı ve buna komşu iki açısı verilen üçgen çizilebilir.
Genelleştirilmiş 1959 Thales teoremine göre, E noktası AC doğru çizgisi üzerinde olmasa, içeride veya dışarıda olsa bile CB/BA=(ABt-BDt)1/t/ED vardır. (t=1) hali bilinen klasik Thales teoremidir.
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.18 03:33 RaufYildirim Türkiyede yaşanılabilecek ortalama br hayatın özeti.

48 saat içerisinde seni ortaya çıkaracak olan iki gamet hücresi birleşiyor ve anlık kimyasal reaksiyonlar ile seni sen yapacak bir zigot ortaya çıkıyor. Büyüyorsun, hücrelerin sayılarını çoğaltıp yavaş yavaş doku topluluklarını oluşturmaya başlıyor, seni karnında taşıyan annen ve seni her daim koruyacak olan ya da bunu beceremeyecek ve hatta sana karşı gaddarlaşacak olan baban senin varlığınla mutlu ve heyecanlılar, imkanları el verdikçe kendilerini ve senin yaşam alanını hazırlıyorlar.
Koskoca 9 ay geliyor anneni yatırıyorlar, senin kalp atışlarının 200'ün üstüne çıkmasını bekliyorlar ve damar yoluyla Pitocin vererek doğumunu hazırlıyorlar ya da bunların hiçbirisini yapmıyorlayapamıyorlar ya da tıpkı benim yaşadığım gibi hayati bir risk taşıyan gebelik hastalığı seni vuruyor, sersemletiyor ve ilk yaşam sınavını veriyorsun. Ama sen ne olursa olsun doğuyorsun, kordonunu kesiyorlar, seni kontrol ediyorlar, burnunu açıyorlar, annene ve sana bez bağlayıp koruyucu bir cihazın içine koyuyorlar, baban sana bakıyor ya da kucağına alıyor, önce seviniyor ve gururlanıyor, ardından gerçekler yüzüne vurduktan sonra aklını binbir türlü düşünceler ve endişeler kaplıyor ne de olsa burası Türkiye nam-ı diğer Dert kafesi ya da Tımarhane artık ne diye çağırırsan.
İlklerle dolu yıllarını geçirdikten sonra 7 yaşına kadar kişiliğin değişiyor, Almanyada kutlamalarla insanlar okula giderken sen endişeler, baskılar içerisinde ve ağlayarak gidiyorsun, baskı görüyorsun hem ailenden hem dışarıdan çünkü Türkiye tımarhaneler ülkesi. 9, 10, 11, 12 yaşlarına kadar geldin derken cinsel organını keşfediyorsun ama o esnada parasızlık, hayaller, baskı, başarısızlık, eziklik, güçsüzlük ve aile bireyleri seni daha çok genç olmana rağmen senin kişiliğini yok ediyorlar ve sen organınla adeta bir enstrüman gibi oynamaya başlıyorsun. Keman ile Paganini çalmak nasıl bir duygu ise sende organınla hayallerine erişiyorsun ve tebrikler! Yepyeni alışkanlıklar kazandın artık Avustralya da yaşıtların haftasonu surf yaparken sen kendini saatlerce kötü bir bilgisayarda takılarak ve kendine ister istemez dikkat edemeyerek kilolu, asosyal, umutsuz ve hayattan beklentileri olmayan bir kişiliğe dönüşüyorsun ve böyle olman çok normal çünkü dışarıda insanlar zaaflarını kullanarak zorbalıkta çığır açmış, kimse seninle ilgilenmiyor, ailen geleceğin hakkında seni çok korkutuyor ve yetmezmiş gibi gereksiz baskılar uygulayıp seni adeta bir köleye çeviriyor. Hayatını ya asosyal ve dejenere bir et parçası olarak ya ders çalışmaktan insanlarla sosyalleşmeyi, merak etmeyi, keşfetmeyi ve aşık olmayı unutmuş ya da sosyal çevresi olan ve yine zorluklata kafa tutan bir şahıs olarak geçireceksin, üçünden birini seçmen gerekiyor, hepsinin bir kötü yanı var ve Avrupaya gözünü çevirdiğinde insanlar rahat rahat hem mutluluğu ve hem keşfetmeyi hemde başarıyı yakalarken sen bunlardan birini seçmelisin. Eğer ders çalışmazsan 50 yaşında, bej renginde gömlek giyen, açlık ve sindirim sistemi rahatsızlıklarından ağzı sarımsak kokan, damağı ve ağız kenarlarında tarhana kalıntıları bulunan, vücudu 14 gün önce sanki parçalarına ayrılıp bir kenara atılan bir leş ya da Hindistan'ın Kolkata şehrinde 300 yıldır aktif olarak insanların malum amaçlar için kullandığı göl ya da sulama nehri gibi kokan, konuşmayı, düşünmeyi, tartışmayı ve anlamayı beceremeyen, gerici ve primitif bir zihne sahip bir yaratık tarafından sana sadece iş olarak teklif edilen, ama Rusya da Sosyalist Devrim için Lenin ve Plehanov'un örgütlediği 11 saat boyunca soğuk ve sıcak arasında çalışan ve Sibirya ile cezalandırılan işçilerden bile daha kötü bir şartlarda, dinlenmeksizin 14 saat boyunca, basık, rezalet ve pislik içerisinde ya da kavurucu Ankara(Bir diğer ismiyle "Atatürk'ün kurduğu Riyad") sıcağında, sadece ekmek ve sarımsak ya da şanslıysan soğan, domates ve çürümüş peynir gibi lükse kaçan yiyeceklerle ve 250 mililitreden daha az su içerek Mısırlı bir kölenin günlük sarfettiği eforun iki ya da üç katını sarfedeceksin ya da hayatı boyunca durmaksızın ve dinlenmeksizin ders çalışarak sosyalleşemeyecek, keşfedemeyecek ve hayatı anlayamayacaksın. Ama bu sefer iyi bir maaşı, statüsü ve bolca vakti olan ama sosyalleşemediğin için arkadaşı, tanıdığı, sevdiği, baktığı kimsesi olmayan, zevksiz, vizyonsuz, mutsuz, soğuk, utangaç, evlenmesi için arkadaşlarından, ailesinden ve akrabalarından inanılmaz seviyede baskı gören ve çekingen bir beyaz yakalıya/memura/akademisyene dönüşüyorsun. İş yerinde durmaksızın ve dinlenmeksizin çalışırken ve işyerinin en parlak çalışanıyken her nasılsa arkadaşların senin için doğum günü partisi düzenliyor, bakımlı erkekler ve güzel kadınlar senin zaaflarını kullanarak binbir türlü bir şekilde seni kutlama yapacakları yere götürüyorlar. Sen çocukluğundan beri sabaha kadar ders çalışmaktan eğlence ve kutlamanın daha ne demek olduğunu bilmiyorken insanlar büyük, süslü ve eğlenceli bir odada bütün ışıkları bir anda açarak "Doğum günün kutlu olsun!" diye bağırıyor, sen korku içerisinde insanları ve onların giyim tarzını anlamaya çalışırken arkadan iki kişi seni pastanın önüne doğru sürüklüyor, bir diğeri elindeki DuPont çakmak ile mumları yakıyor ve bir diğeri "Instagram" denilen bir uygulamaya story denen bir hareketli görüntü yanı "video" atıyor, sen daha çakmağın ismini anlayamamışken senden pastayı üflemeni istiyorlar, yavaşça üflüyorsun, ama ateşi söndüremiyorsun ve mumlar zamanla erimeye başlıyor. Üfleyemediğin için bir başkası etraf yanmasın diye bir yelpaze ile bütün mumları söndürüyor ve herkes tebrik etmeye ve sarılmaya başlıyor o esnada konfeti ve volkanlarla görsel şölen oluşturuluyor. Konfetinin yivsiz namlusundan aniden püsküren kırmızı güller ve partiküller ilgini çekiyorken bir anda iş arkadaşların sana hediyelerini getiriyorlar. Patronun sana dört tane çok pahalı ve ismine "Sauvignon Blanc" denilen bir şarap getiriyor ve kapağını patlatıp içmeni istiyor. Sen daha "Sa, sa, savin-" diye kekelerken bardak çoktan dolmuş oluyor ve bir yudum içmen isteniyor, herkes sessizce sana bakıyor. Ailenin baskıları ve ülkenin gerçekleriyle adeta kurtuluş kapısı olarak gördüğün Fen Lisesine girebilmek için ölümüne çalıştığın liseye geçiş sınavından önce kahvaltıda içtiğin şekerli çayın tadını hala unutamamışken o şaraptan küçücük bir yudum alıyorsun ve alır almaz çok ilginç, farklı ve aromatik bir tat aldığın için aniden patronunun beyaz trikosuna tükürüyorsun, bir anda saniyede iki defa özür dilemeye ve korkudan titremeye başlıyorsun ama patronun gülümsüyor ve omzunu sıvazlıyor ve sen korku ve panikten terlemeye ve titremeye devam ediyorsun ve ikinci bir yudum almanı istiyorlar, azıcık içiyorsun ama tadı çok farklı ve alışılmışın dışında olduğu için bu sefer yine yere tükürüyorsun ve içemiyorsun patronun sana bir başka ve bu sefer daha büyük bir kutu veriyor. Kutudan 4 tane her birinin içinde 9 tane şişe bulunan kutular var, her birinin üzerinde sırasıyla Provence France, Naples Italy ve Novi Sad Serbia yazıyor ve bir diğerinin üstünde ise koskoca harflerle "Don Julio" yazıyor patronun yanına yaklaşıp bunların şarap olduğunu ve "Don Julio" denen şeyin ise "Tekila" olduğunu söylüyor. Koca bir paketle yanına kafadar bir çocuk geliyor, senin eline bir kutu veriyor ve açmanı istiyor ki o da ne! daha çıkalı 3 hafta olmamış arkadaşın sana PlayStation 5 hediye etmiş! Başta her zaman olduğu gibi analiz ediyorsun ama nasıl kullanıldığına dair bir anlam çıkaramıyorsun ama neyse hediye hediyedir bir kenara koyuyorsun. Bir diğer iş arkadaşın geliyor ve sana 25.000₺ değerinde bir şekilli çanta hediye ediyor, içini açıyorsun ve üzerinde 6 teli olan, 90 cm uzunluğunda ve bayağı ağır olan bir metal yığını hediye ediyor, ve senden eline almanı istiyor, düzgünce tutmak yerine gövdesinden tutuyorsun ama arkadaşın sağ elini klavyeye, sol elini tellere koymanı istiyor ve tellerden birine parmağınla dokunmanı daha doğrusu vurmanı istiyor dediğini aynen yapıyorsun elin çok acıyor ve bir anda metal yığınını düşürüyorsun ve arkadaşın tekrardan eline geri veriyor ve bu gitarı düşürmemen gerektiğini söylüyor, bu gitar denilen alet hoşuna gidiyorken bir anda yapılı, selvi boylu, güzel sesli, bakımlı ve zarif bir kadın muhtemelen topukları çok sert bir tahtadan yapılmış, bileklerine kadar uzanan ve siyah renkte bir topuklu ayakkabıyla tahta zeminde bacaklarını öne atarak yürüyüp ses çıkartarak insanlara doğru geliyor. Görünüşe bakılırsa iri postürlü, güçlü ve çok zarif bir vücudu olduğu ve ince tabanlı topuklusuyla ses çıkartarak diğerlerinin ve senin ilgini çekmiş durumda. Bir anda insanların karşısına çok farklı bir enstrüman ile geliyor ve anlaması güç ama inanılmaz derecede etkileyici bir ses çıkartıyor bu sefer elindeki şeyin tahta olduğunu ve diğer elinde bir çubuk ile gövdeyi sürterek ses çıkarttığına hayret ediyorsun ve sen utancından başını yere eğip yüzün kızarmaya ve vücudun titremeye başlıyor. Sonra kadın sana yaklaşıp ilginç bir hediye veriyor ve bu sefer hediyenin içinden büyük bir paket çıkıyor, paketin içerisinde CD ve USB disk var ve kadın bu aygıtların içinde çoğu bestecinin icra ettiği besteler olduğunu söylüyor. Dış ambalajında kıvırcık saçlı adamlar, kimilerinin ellerinde kadının elinde gördüğün tahta parçasının aynısını onların ellerinde olduğunu farkediyorsun ve üzerlerinde "Etude, sonata, nocturne, concerto" yazdığını farkediyorsun. Bir diğer arkadaşın sana "Ayfon" denen bir cihaz veriyor ve sen önceden ailen tarafından sadece iletişim için kullanılan eski Nokia telefonunu neredeyse 18 yaşından beri kullanıyorken bu alet sana çok yabancı geliyor ve saatin yaklaştığını aniden farkedip odadaki bütün insanlardan özür dileyip sadece "Ayfon" denen bir cihazı eline alarak apar topar taksi yakalayıp evine gidiyorsun ve bütün görevlerini şimşek hızında tamamlayıp yatıyorsun ve yıllardan beri hep aynı tempoda olan zevksiz ve tatsız hayatına aynen devam ediyorsun. Gençlik yıllarında sadece sosyalleşir ve başka uğraşlarla ilgilenmezsen maalesef ders çalışmayanlarla aynı kaderi paylaşıyorsun ve bir anda "tanıdık" denen birisi görünüşe bakılırsa içler acısı olan haline üzülüp senden "KPSS" denen bir sınava girmeni ve eğer kazanırsan o sınav sayesinde 14 saat boyunca çok kötü şartlar altında çalışmaktansa 7 saat boyunca huzur içinde rahat rahat çalışabileceğini söylüyor ve KPSS ye çalışmak senin için bir ikinci mesleğe dönüşüyor, hayatın bütün bu seçeneklerden ibaret.
submitted by RaufYildirim to KGBTR [link] [comments]


2020.09.10 02:25 karanotlar Çilingir: 6-7 Eylül'ün cezası olmazsa tekrarı olur

Çilingir: 6-7 Eylül'ün cezası olmazsa tekrarı olur
Yazar Tamer Çilingir, 6-7 Eylül Pogromu'na dikkat çekerek, "Tarihte yaşanan haksızlık cezalandırılmadıkça tekrarlanıyor. Geçmişiyle, tarihiyle hesaplaşamayan toplumlar, doğru bir mücadele hattı kuramaz" dedi.
https://preview.redd.it/x59mvrawq7m51.jpg?width=990&format=pjpg&auto=webp&s=43510ce44c5a3f1bdf96d8b5aea4cd8f31e9eacd
Araştırmacı-Yazar Tamer Çilingir ile 6-7 Eylül Pogromu üzerine konuştuk...
Çilingir, 6-7 Eylül'de yaşananlara işaret ederken, "Geride kalan Türk ve Müslüman olmayanlara nefes alma hakkı bile verilmedi" dedi. Türkiye'nin de kaybettiğine dikkat çeken Çilingir, yüzleşme ve hesaplaşmanın neden önemli olduğunu anlattı.
6-7 Eylül'de ne oldu?
6-7 Eylül 1955'te İstanbul’da Yedikule, Samatya, Beyoğlu, Sıraselviler, Kurtuluş, Yeşilköy, Bakırköy, Eminönü, Unkapanı, Büyükada, Aksaray, Çengelköy ve Kuzguncuk’ta başlayan saldırılar sonucunda 37 kişi hayatını kaybetti, 30 kişi yaralandı ve 300’den fazla Rum kadına tecavüz edildi. Ayrıca 87 kilise, 26 okul, 3 gazete, 4 mezarlık, 1004 ev, 4228 iş yeri ve 226 üretim merkezi talan edildi.
16 Eylül 1955’te 6-7 Eylül saldırılarını kınayan makalelerinden dolayı İstanbul’da Rumca yayın yapan 'Elefteri Foni /Bağımsız Ses’ gazetesinin sahibi ve başyazarı Andreas Lambikis tutuklanıp Harbiye Askeri Cezaevinde 3 ay süresince hapsedildi.
Kasım 1956’da İstanbul’daki Rum Hayır Derneği 'Eliniki Enosi’nin 12 üyesi tutuklandı ve Kıbrıslı Rumların casusu oldukları ileri sürülerek Nisan 1958 tarihinde sınır dışı edildiler.
1957-1959 tarihleri arasında İstanbullu Rumlardan 57 kişi çeşitli bahanelerle sınır dışı edildi. Sınır dışı edilenler arasında 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde yaşananların fotoğraflarını dünya kamuoyuna göndermeyi başaran Gazeteci Dimitrios Kaloumenos da vardı.
1958 sonrası, başını ırkçı örgütlenmelerin çektiği ve genellikle üniversite öğrencileri tarafından uygulanan ‘azınlık işyerlerini boykot’ kampanyası başlatıldı. Rumların işyerlerinin önünde bildiriler dağıtılıp konuşmalar yapılarak, halka Türklerin işyerlerinden alışveriş yapmaları baskısı yaptılar.
'KALANLAR TÜRKLÜĞE ZORLANDI'
Sonra ne oldu? Hayatta kalanları neler bekledi?
Her şeyden önce artık bu ülkede açık kimlikleriyle özgür yaşayamayacaklarını öğrendiler. Gerçek kimliklerini ulu orta yerlerde hep gizlediler. Her kriz döneminde hedef haline getirildikleri için birçoğu yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. Elde avuçlarında ne varsa yok pahasına satarak Yunanistan’a gittiler ve bir daha dönmediler. Geride kalanların büyük kısmı da yıllar içinde aynı akıbete uğradı. Türklüğü, Türk kimliğini ve Türk politikalarını savunmaya zorlandılar.
Pontos Rum Soykırımı'nı anlatan bir kitap yazdınız. 1914-1923 yıllarındaki bu soykırım sürecini 6-7 Eylül'de yaşananlar ile ele aldığınızda ne görüyorsunuz?
Kitabımın konusu bildiğiniz üzere Pontos Rum Soykırımı üzerineydi. 1914-1923 yılları arasında Pontos’ta yaşayan Hristiyan Rumlara yönelik gerçekleştirilen bu soykırım 1895'lerden başlayan, 1915’te Ermeni ve Süryanileri kapsayarak devam eden soykırımın son etabıydı. Bu süreç Osmanlı’dan geride kalan son topraklarda kurulması planlanan yeni devlet için sermayenin Müslümanlaştırılması diye de tanımlanabilir. Binlerce yıl yaşadıkları topraklarda 1,5 milyon Ermeninin, 300 binin üzerinde Süryaninin, 353 bin Pontoslu Rumun katline, 800 bin Küçük Asya Rumunun kaybolmasına sebep olan bu sürecin sonunda 1923 yılında Lozan’da Yunanistan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları arasında imzalanan Mübadele Anlaşması ile 1 milyon 250 bin Hristiyan Rum da sürgün edilerek yurtlarından kovulmuşlardı. İstanbul’da yaşayan Hristiyan Rumlar ise bu anlaşmanın dışında tutulmuştu.
1942-1943 yıllarında Kur’a Askerlik ve Varlık Vergisi ardından 1955 6-7 Eylül Pogromu, Kıbrıs krizleriyle 1958-63 yılları arasında artan Rum karşıtlığı ile yaşanan sürgün ve kaçışların ardından, 1964 yılında gündeme gelen sürgün kararlarıyla İstanbullu Rumlar da bu topraklardan silinmeye çalışılmıştır. 6-7 Eylül Pogromu da geride kalan Hristiyan Rumlara yönelik en önemli saldırılardan biridir.
'TEMEL SİYASETLERİ İŞGAL VE DEVŞİRME'
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, şimdi de AKP-MHP rejimine... Türkiye, azınlıklar açısından nasıl dönemlerden geçti?
Öncelikle "azınlıklar" kelimesine itiraz etmek istiyorum. Azınlık olan yedi yüz yıldır bu topraklarda iktidarda olanlardır. Binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan ve çoğunluk olan ama öteki olarak görülen, ötekileştirilenler açısından bu süreci özetlemek gerekirse şöyle denebilir. "Dört nala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim" diyenler 11. yüzyıldan itibaren bu coğrafyada sadece yaktılar, yıktılar, yok ettiler. Onlardan önceki zalim Roma krallarının Müslüman versiyonuydular. Kendilerinden olmayan inançlara, kimliklere karşı hep zalimlik yaptılar; onları düşman bellediler. İşgal, barbarlık ve devşirme temel siyasetleriydi. Kılıç zoruyla işgal ettikleri toprakları orada yaşayanlar için hapishaneye çevirdiler.
Cumhuriyet bu uluslara yönelik soykırım ve katliamların üzerine kuruldu. Hristiyan uluslardan sonra sıra Türk olmayan diğer uluslara geldi. Şiddet, baskı ve asimilasyon politikaları Cumhuriyet boyunca da devam etti. Geride kalan Türk ve Müslüman olmayanlara nefes alma hakkı bile verilmedi.
'ZERZEVATÇI TÜRKÇE BAĞIR!'
Rumların Türkiye'deki bugünkü nüfusu biliniyor mu?
Kemal Karpat’a göre (Osmanlı resmi sayımları) 1906 yılında Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyan Rumların sayısı 2 milyon 136 bin 110’dur.
1955 yılında Hristiyan Rumların sayısı 106 bin iken 1965 yılında bu sayı 30 bindir. Kıbrıs işgalinin ardından 1975 yılında ise bu sayı 5 bindir.
Bugün ise bu sayı 1500’ün altındadır.
Müslümanlaşmış ya da Müslümanlaştırılmış Rumlar tabii ki bu sayılara dahil değildir.
'Vatandaş Türkçe Konuş' kampanyaları cumhuriyetin önemli asimilasyon politikalarından biridir. 19 Mayıs 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, 'Zerzevatçı Türkçe bağır' başlıklı şöyle bir haber var:
"İstanbul Belediyesi, yaşadığı mahallelerde kendi ana diliyle bağırarak satış yapanlar hakkında zabıtaya gönderdiği tebligatta, Türkçe yerine Rumca bağırmanın şiddetle yasaklanmasını istedi.’’
Yani bu tarihte zerzevatçıların Rumca bağırarak İstanbul sokaklarında satış yapmaları ne demek? Herkes ya da büyük bir çoğunluk Rumca anlıyor demek. Şimdi 20 milyona yaklaşan nüfusuyla İstanbul’da Rumca anlayabilecek insanın sayısı 1500 civarında.
'TÜRKİYE KAYBETTİ, TALANCILAR ZENGİN OLDU!'
Rumlara yapılanlar Türkiye'ye de kaybettirdi mi?
Bir zamanlar Rumlara bire beş veren topraklar artık bire bir bile vermiyor. Çiftçilerini, marangozlarını, demircilerini, taş ustalarını, yorgancılarını, fırıncılarını kaybetti yüz yıl önce bu topraklar. Doktorlar, mimarlar, eczacılar, sporcular, edebiyatçılar, ressamlar, müzisyenler idam edildi. Binlerce yıllık insanlık tarihi, birikimi bir anda yok edildi. Cumhuriyetin kurucuları ‘Anadolu yoksuldu, cahildi, biz yeni bir aydınlatma başlattık’ diyecekti 1930’lu yıllarda ama bahsedilen cahillik ve yoksulluğun sebebi bu insanların yok edilmeleri idi.
Olup bitenlerin "yeni zenginler" yarattığı da söyleniyor...
Bu bir gelenektir. Osmanlı’dan devralınmıştır. İşgal edilen yerlere giren ilk askerlere iki gün tanınırdı yağma için. Bu iki gün içinde kim ne yağmaladıysa onun olurdu. Sonra devlet kurumlaşırdı ve yağma devlet eliyle taşınama mallarla birlikte tüm işgal edilen coğrafyayı kapsardı. 20. yüzyılın başında gerçekleştirilen soykırımlarda da aynısı oldu. Soykırıma katılan aileler cumhuriyet ile zengin oldular; katledilen Rum, Süryani ve Ermenilerin mallarına sahip olmaları sağlandı. Tabii bu arada asıl yağma devletin yaptığı idi. Tüm inanç yerleri, okullar, kültürel ve tarihi binalara el konulup dokuları değiştirildi. Kiliseler, okullar askeri kışlalara, camilere dönüştürüldü.
6-7 Eylül’de de aynı şeyler yaşandı. Öldürülen ya da korkudan evlerini işyerlerini bırakan Rumların mal varlıkları yeni zenginler yarattı.
İktidarlara, toplumlara bugün için nasıl sorumluluklar düşüyor?
Çürük yapı taşları üzerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu taşlardan herhangi birinin hareket etmesi halinde yıkılacağını bilmekte, bundan korkmakta ve ona göre davranmaktadır. Bu yanıyla da devletin kuruluşu esnasında imhasına yöneldiği, kimini soykırımı ile kimisini sürgünlerle ve kimisini de asimilasyonla etkisiz hale getirdiği iç ve dış düşman diye tanımladığı uluslara ve siyasi hareketlere karşı hep tetiktedir. Devlet açısından bakıldığında diğer önemli mesele de katliamlara, soykırımlara, sürgünlere ve asimilasyon politikalarına rağmen geride kalanların büyük çoğunluğu da ya Müslümanlaştırılmış ya da Türkleştirilmiş diğer uluslardandır. Ve tarihin karanlık sayfaları aydınlandıkça her şeyin alt üst olması ihtimali vardır.
Tarihte yaşanan her haksızlık, her zulüm cezalandırılmadıkça tekrarlanıyor. Bugünkü yaşanan haksızlıkların ve zulümüm sebebini de böyle görmek gerekiyor. Geçmişiyle, tarihiyle hesaplaşamayan toplumlar, doğru bir mücadele hattı kuramaz, özgürlük, adalet ve eşitliği sağlayamazlar.
Bizim yaşadığımız coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşu ile başlayan süreç soykırımlar sürecidir. Öncelikle soykırımlar ile yüzleşilmesi gerekiyor. Bu yüzleşmeyi yapacak olan iktidar olmayacaktır. Çünkü iktidarın varlık sebebi soykırımlar, şiddet ve baskıya dayanıyor.
Asıl bu yüzleşmeyi yapması gerekenler özgürlük, adalet ve eşitlik talebinde olanlardır.
Yüz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca muhalif konumdaki birçok aydın, örgüt ve kurum ne yazık ki bunu başaramamış, hatta iktidarların değirmenine su taşımıştır.
Cumhuriyeti bir burjuva demokratik devrimi olarak görmek, kurucularını anti emperyalist devrimciler olarak tanımlamak, ‘kurtuluş savaşı’ adı verilen masala inanmak, ilk meclise ilk anayasaya ilerici misyonlar yüklemek gibi önemli hatalar yapılmıştır ve hâlâ bu hatalar yapılmaya devam ediyor.
Soykırımlarla yüzleşmek asla tarihin, geçmişin sorunu değildir; tam tersine bugünün sorunudur.
https://preview.redd.it/nraknfy1r7m51.jpg?width=600&format=pjpg&auto=webp&s=6d47cfe733043f58432fe3fc47532fb4bd1f5205
ANF
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.02 10:30 Ondekine_Cakabilirim İdeal Türk dış politikası

Bizim asıl ihtiyacımız olan şey komşularımızdaki iç politik işleyişin (örn. Irak Kürdistanı) Türkiye aleyhine sonuçlanmasını engellemektir.
Bu bağlamda Irak ve Suriye'nin üniter yapısı ne pahasına olursa olsun korunmalıdır.
Çünkü İran'dan Akdeniz'e uzanan bir Kürt devleti Türkiye'nin Ortadoğu'daki elini zayıflatmakla birlikte yurt içinde malum mevzulara sebebiyet verebilir.
İran'da Türk nüfusu Kürt nüfusundan fazla olduğu için İran'da reformlar teşvik edilmelidir.
Aynı mantıkla Irak'ta Kürtlerin eli daha kuvvetli olduğu için de facto ve de jure Irak Türkmenlerinin etkinliği artana dek gevşemeye izin verilmemelidir.
İran, Irak ve Suriye'ye dostluk anlaşmaları yapılıp bölgede Türk ekonomik nüfuzu arttırılmalıdır.
Özellikle İran-Türkiye ilişkileri Ermenistan'ın üzerinde baskı kuracaktır.
Ermenistan'ın kuzeyindeki Gürcistan halihazırda NATO üyesi olduğu için İran Rusya destekli Ermenistan için kilit ülkedir.
Gürcistan da Orta Asya ve Azerbaycan petrol ve doğalgazının Avrupa'ya taşınması için önem arz etmektedir.
Yunanistan Lozan'ı defalarca ihlal ettiği gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanı'nda yargılatılıp kararı tanımasa bile uluslararası alanda eli zayıflatılmalıdır.
Kıbrıs de facto Türk vilayeti haline getirilip müttefiklerimizce de de jure tanınması gerekmektedir.
Bulgaristan'da yaşayan Türklerin haklarının korunması için çalışılmalıdır.
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve özellikle Azerbaycan'da Rus etkisi bir şekilde kırılmalı, enerji transferi güvence altına alınmalı ve düşük gümrük vergili ortak pazar kurulmalıdır.
Olay laiklikte olsa Yahudiler 2000 yıl önce yaşadıkları toprakları geri alamazdı.
Olay muhafazakarlıkta olsa Araplar da İsrail'i yenerdi.
Olay vizyondadır, ülküdedir.
Ama iç ve dış politikadaki bu vizyonun güvence altına alınması için Türk halkının laik ve demokratik yaşamı benimsemesinin uzun vadede kısmi önem arz ettiği inkâr edilemez.
submitted by Ondekine_Cakabilirim to Ieltarih [link] [comments]


2020.08.29 10:15 ferrarisinisatangenc Nazi Almanyasının Basınında Atatürk hakkında yazılan yazılar -3

30 Ekim 1938 tarihli Atatürk’ün ölümünden önce VB’de çıkan son haber olan “Konstantinopel’den Ankara’ya” adlı yazı oluşturmaktadır. Bu yazıyı kaleme alan Dr. Karl Viererbl, İstanbul’u kısaca betimledikten sonra, Atatürk’ün imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması doğrultusunda Anadolu’daki Türk birliklerini silahsızlandırmak üzere ordu müfettişliği görevi verildiğinde aldığı kararı ve ortamı şu sözlerle tasvir etmiştir: Kemal Paşa, Mayıs 1919’da Padişahın İstanbul’daki eski sarayında Müttefiklerin emriyle Anadolu’daki Türk birliklerini silahsızlandırmak üzere ordu müfettişliği görevini üstlendiğinde iki farklı dünya karşı karşıya gelmişti: Bir tarafta generalinin bakışlarından gözlerini kaçıran ve dalgın bir şekilde Boğazdaki evlere doğru bakan, batan Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir kurtuluş çaresi olmayan yorgun ve çaresiz temsilcisi, diğer yanda da yeni bir devletin genç Türk halk lideri bulunuyordu. Hükümdarının sunduğu kurtuluş çaresini reddetmesi, Onun kendi düşünceleriyle hareket etme kararını alması demekti (VB, 30.10.1938). Viererbl aynı makalede, Atatürk’ün Padişah’tan aldığı emri Türk ordusuna nasıl ilettiğini şöyle ifade etmiştir: “Kemal Paşa, anavatandaki Türk birliklerini silahsızlandırma görevini, halkının özgürlük savaşının başlaması emri olarak üstlendi ve bunu cesurca yürüttü. Görevi gereği terhis etmesi gereken Türk birliklerine verdiği emir şu oldu: “Ordular, hedefimiz Akdeniz’dir. İleri!” Bu hedefe de ulaşıldı. Ona Akdeniz yolunu açan emir, aynı zamanda yeni Türk İmparatorluğu’nun da doğumuydu.” (VB, 30.10.1938). Ardından ulaşılan hedef sonucunda yaşanan gelişmeler, imzalanan anlaşmalar, sosyal ve kültürel alanda yapılan yenilikler, dış politika alanında elde edilen kazanımlar ve başarılar şöyle anlatılmıştır: Milli Meclis tarafından saltanatın kaldırılması ve halk egemenliğinin ilanı, Atatürk’ün siyasi alanda sonraki adımlarıydı.Lausanne Barışı kabul edildi. Artık Kemal Atatürk aynı enerjiyle dâhili inşaya başladı.Onu, Asya Türkiye’sinden Avrupa tarzında bir devlet oluşturma çabası yönlendirdi. Her yerde kara ve demir yolları yapıldı, endüstri tesisleri ve halk için eğitim yerleri kuruldu ve ilerlemeye engel oluşturan eski gelenekler yok edildi. Atatürk, tek eşlilik kararı ile Türklerin özel hayatına müdahaleye cesaret etti, harem kadınlarını serbest bıraktı, fesi ve örtünmeyi yasakladı. Kültürel hayattaki en büyük olay, Latin alfabesinin kabul edilmesiydi. Atatürk dâhili yapılanma için tüm kamuoyuna yönelik reformlar yaptı ve komşu ülkelerle dostluk politikasını sağladı. Boğazları silahlandırma hakkının yeniden elde edilmesi ve Sancak meselesinin çözülmesi yeni Türkiye’nin dış politik çabalarını taçlandırdı (VB, 30.10.1938). Ardından Ankara’nın başkent seçilmesindeki önem ve anlamı ile birlikte yeni başkentte yaşanan değişim ve gelişmeler şu sözlerle ifade edilmiştir: Atatürk’ün Konstantinopel’den Ankara’ya doğru uzanan yolu, Türkiye’nin çağdaş yoluydu. Yeni devletin inşası ile ilgili Onun her tür önemli kararı aldığı Ankara, bugün yeni başkenttir. Ankara aynı zamanda devletin inşasının ve liderinin iradesinin de bir aynasıdır. Avrupa örneğine göre yapılar geniş asfalt yollar ve büyük parklar, geçmiş bir dünyanın sembolü olduğu kadar, dün ile bugün arasında köprü olan bir şehrin resmidir. Bugünlerde Ankara’da Türk kaderinin dönüşümünün 15. yılı kutlanıyor çok büyük bir sevinç duyuluyor.” (VB, 30.10.1938).
submitted by ferrarisinisatangenc to KGBTR [link] [comments]


2020.08.26 10:49 cicihaliperde Naturel Erken Hasat Soğuk Sıkım Zeytinyağı

Soğuk Sıkım Zeytinyağı

Soğuk sıkım zeytinyağı başlıklı bu konumuzda soğuk sıkım zeytinyağı ile alakalı merak edilen tüm konuları cevaplandırmaya çalışacağız. Zeytinyağının insan sağlığına katkıları saymakla bitmeyecek denli fazladır. Bu sebepledir ki faydaları çok önceden keşfedilmiş ve binlerce yıldır üretilerek tüketilmesi sağlanmıştır. Henüz araç ve gereç üretiminin çok zor olduğu binlerce yıl önce, zeytinyağının zeytin meyvesinden elde edilebilmesi için özel yöntemler geliştirilmiştir. Bunun yanında bu üretimi gerçekleştirebilmek için gerekli çeşitli düzenekler ve aletlerin mühendisliğinin yapılmasına önem verilmiştir. Bu durum aynı zamanda binlerce yıla uzanan bir bilgi birikimi ve yöntem gelişimi avantajı da oluşturmuştur. Zeytinyağı her ne kadar çok faydalı bir meyve suyu olsa da, her zeytinyağı aynı besin değerlerine sahip değildir. Çeşitli değişkenler, zeytinyağlarının da farklı besin değerleri ve dolayısıyla kalite değerlerine sahip olmasına neden olur. Hasat için seçilmiş zeytin, hasat sonrasında zeytinin bekletilmemesi veya bekletilmesi, farklı hasatların bir arada sıkımının yapılması, sıkılma yöntemi gibi değişkenler, zeytinyağının kalitesini belirleyen başlıca faktörlerdir. Soğuk sıkım zeytinyağı, soğuk sıkım yöntemiyle elde edilen ve en kaliteli zeytinyağının elde edilmesini sağlayan bir yöntemdir.

Erken Hasat Soğuk Sıkım Zeytinyağı

Erken hasat soğuk sıkım zeytinyağı, hasat döneminde tek bir mahsulden elde edilen ilk hasatta toplana zeytinlerin sıkılmasıyla elde edilir. Hiç bekletilmeden hemen sıkılması, zeytinlerin sahip olduğu besin değerlerini de en üst düzeyde koruması anlamına gelir. Dolayısıyla elde edilen zeytinyağı, besin değeri en yüksek ve en kaliteli zeytinyağıdır. Farklı yağ ve özellik derecesine sahip, farklı mahsullerin bir araya gelmesiyle değil de, tek bir mahsulün ve hiç bekletilmeden sıkılması, çok zengin değerlere sahip bir yağın elde edilmesini kolaylaştırır. Böylesine kaliteli bir yağın tüketimi, sağlığımıza en faydalı etkilerin ortaya çıkmasını sağlar. Yine bu şekilde üretilmiş yağların üzerlerinde bunu ilan etme hakkı bulunur ve aksi yöntemlerle elde edilmiş yağlarda bu ibare kesinlikle yer alamaz. En kaliteli ve en sağlıklı zeytinyağı kuşkusuz ki erken hasat ve soğuk sıkım yöntemiyle elde edilmiş zeytinyağıdır. Elbette bu kıstaslar, bu özellikte ki yağların, her yıl belirli bir miktarda elde edilebilmesine neden olur. Bu durum bu yağına daha özel koşullar altında kullanıcıya sunulmasına sebep olur.

Soğuk Sıkım Zeytinyağı Nasıl Üretilir

Soğuk sıkım Zeytinyağı, Erken hasat adı da verilen geleneksel bir yöntemdir. Geleneksel tabiri burada binlerce yıldır uygulandığı için kullanılır. Erken hasat ve tek bir mahsulden toplanan zeytinlerin, bekletilmeden yıkanması ve ardından hemen hasır çuvallar içerisine konularak baskı uygulanarak sıkılması yöntemidir. Bu yöntemde hasırdan sızan yağlar, alt bölümde biriktirilir ve bu nedenle sızma zeytinyağı adı da verilir. İlk sıkım sonrasında 26 dereceyi geçmemesi kaydıyla zeytin hamuruna su sıkılır ve sonrasında yeniden baskı uygulanarak sıkılır. Zeytin meyvesinde bulunan ve en değerli bileşenlerden olan polifenoller ve bazı diğer bileşenler, 26 derecenin üzerinde çözünerek kaybolurlar. Bu sebeple sıkım işlemi sırasında sıcaklığın 26 derecenin üzerine çıkmaması gerekir. Ancak aslında mahsulden daha fazla yağ alabilmenin yolu da ısıtmaktan geçer. Isıtılınca daha fazla yağ elde edilmesi mümkün olur. Bununla birlikte elde edilen yağın besin değerlerine önemli oranda düşme yaşanır. Klasik ve geleneksel yöntemde soğuk sıkım zeytinyağı bu şekilde elde edilirken, günümüzde bu yöntem için özel üretim tesisleri hazırlanmıştır. Tüm işlemlerin daha büyük ölçekte ve 26 derece sıcaklığı geçemeyecek şekilde gerçekleştirebilen bu üretim tesislerinde, en kaliteli ve soğuk sıkım zeytinyağı adı verilen yağ elde edilir. Soğuk sıkım yöntemiyle gerçekleştirilemeyen işlemlerle elde edilen zeytinyağlarına soğuk sıkım damgası ve ilanı yapılamaz. İçeriğinde ki zengin bileşenleri olduğu gibi koruyan bir zeytinyağı, sağlıklı bir yaşamın kapısının da aralanması anlamına gelir.

Soğuk Sıkım Zeytinyağı Nasıl Anlaşılır?

Soğuk sıkım yöntemiyle zeytinyağı elde etmek, ticari açıdan bazı riskleri de kabul etmek anlamına gelir. Toplanan tüm zeytinlerden daha fazla zeytinyağı elde edilebilmesi, ancak yüksek ısıya maruz kalmasıyla mümkün olur. Bu şekilde elde edilen yağların ise besin değerleri çok büyük düşüşe neden olur. Bir diğer deyişle zeytinyağı olma özelliğini de kaybeder. Bu nedenle soğuk sıkım yöntemi ile elde edilen zeytinyağlarının bu ismi kullanma hakları da özeldir. Soğuk sıkım zeytinyağı ibaresi görülen her ürün, ancak bu yöntemle elde edildiyse bu ibareyi taşıyabilir.
Kaynak: https://zeytinana.com/soguk-sikim-zeytinyagi
submitted by cicihaliperde to u/cicihaliperde [link] [comments]


2020.08.21 17:18 karanotlar Apkar Tıbir’le Karagümrük’te başlayan matbaacılık tarihi

Venedik’ten İstanbul’a baskı aletleri ile gelen Apkar Tıbir, Karagümrük Kefe Mahallesi’nde, Surp Nigoğayos Kilisesi’nin bodrum katında, kitaplarını basmaya 1567’de başladı. Böylece Osmanlı’daki ilk Ermeni matbaası unvanını kazanan Surp Nigoğayos Kilisesi günümüzde Kefeli Camii olarak kullanılıyor.
Karagümrük ile eski dönemlerde adı Kynegion olan Balat arasındaki vadi, Bizans’ta manastırların yoğun olduğu bir bölgeydi. Vadinin en önemli manastırı, surlara en yakını olan Khora (bugünkü Kariye Müzesi) olmakla beraber, vadinin merkezini ise Petra Manastırı oluşturuyordu.
Konstantinopolis'teki siyasal çekişmeler nedeniyle 1283'te Khora Manastırı’na çekilen Maksimos Planudes’in burada kurduğu kütüphane, Bizans İmparatorluğu'nun en bilinir politik ve entelektüel figürlerinden şair Theodoros Metokhites tarafından zenginleştirilip yenilendi. Metokhites, kütüphane için “Tüm ölümlülerin kullanımına sunulmuştur’’ dediğinde yıl 1313 idi.
2 asır sonra ise Venedik’ten gelen bir matbaacı, Khora’ya komşu Petra Manastırı’nda Metokhites’in o ünlü hazinesini devralarak, Edirnekapı’ya yeni bir kültür mirası bırakmak üzere kolları sıvayacaktı. Ermeni matbaacılığında kişisel girişimciliğin de temellerini atan Apkar Tıbir, aynı zamanda Karagümrük’te 16. yüzyılda oluşan Kefe Mahallesi’nin belleğini de oluşturan isimlerin başında yer alacaktı.
Bizans’tan sonra
İstanbul’un fethi ile kaderi değişen Bizans’ın entelektüel ve dini bölgesi Edirnekapı, kendi yerleşik halkını da kaybetmiş, İstanbul’un kuşatılması sırasında ağır hasar alan manastırlar da sessizliğe bürünmüş, kaderine terk edilmişti. Bu ıssızlık, 1475’te Osmanlı’nın Kırım’ın Kefe şehrini ele geçirmesine dek tam 22 yıl sürer. Bölgeyi yeniden canlandırmak için Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Kefe’deki Rum, Ermeni ve Yahudi halk, Edirnekapı’ya yerleştirilir. Göç ettirilen Kefeli Ermeniler de Petra Manastırı’nın olduğu bölgede harap halde buldukları bir dini mekânı yeniden imar ederek ibadethane olarak kullanmaya başlar. Kimi tarihçilere göre önceleri Ayios Nikolaos Kilisesi, kimi tarihçilere göre ise manastırın yemekhanesi olan ve 1475’ten itibaren Surp Nigoğayos olarak anılmaya başlanan mekânın etrafına yerleşen Ermeni halk, kiliseyi aynı zamanda Frenklerle paylaşır.
(Bizantolog ve Sanat Tarihçisi Semavi Eyice’ye göre Karagümrük’te Kefe adında bir mahalle de kuran, çoğunluğu tüccar ve zanaatkâr olan İstanbul’un yeni sakinleri Kefe’li Ermeniler, geçimlerini ise genelde iplikçilikle sağlarlar. İstanbul’un Bizans devrine ait su sarnıçları hakkında araştırma yapan J. Stzygowski 1893’te yayımlanan kitabında Petra Manastır bölgesinde yer alan ve bugün Kasım Ağa Mescidi olarak bilinen yerde Ermeni iplikçilerin çalıştığını yazar.)
92 yıl sonra
Kefe Mahallesi’nin oluşumunun üzerinden 92 yıl geçmiş ve sene 1567 olmuştur. Khora Manastırı 56 yıl önce (1511) Vezir Hadım Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiş, tam karşısında ise Mimar Sinan’ın eseri Mihrimah Sultan Camii yerini alalı iki yıl (1565) olmuştur. Edirnekapı ve Karagümrük bölgesi artık vezirlerin, sultanların da dikkatini çeken, dolayısıyla Müslümanlaşmaya başlayan bir yer haline gelmeye başlamıştır. İlk başta kubbesi olan kiliseler camiye dönüştürülürken, bugün mevcut olmayan bir kilise ile Surp Nigoğayos Kilisesi, çatılarının düz olmaları nedeniyle Hıristiyanlara ibadethane olarak hizmet edebilir durumda kaldılar.
Bu yıllar aynı zamanda dünya basım tarihinin olduğu kadar Ermeni basım tarihinin de merkezlerinden olan Venedik’te ilk Ermeni matbaacı olarak bilinen Hagop Meğabard’ın matbaasını kapatmasından sonra, Apkar Tıbir’in 1564’te Ermeni matbaacılığının sistemli tarihini başlattığı yıllardır. Ancak İtalya’da basım konusunda baskıların artması üzerine Tıbir de matbaasını kapatır ve 1567’de yanına baskı takımlarını da alarak İstanbul’a gelir. Şehre ayak basması ile önce tutuklanır, kısa bir süre sonra ise serbest bırakılır.
Dönem, II. Selim’in padişahlık dönemidir. Venedik’te olduğu gibi İstanbul’da da basım sıkı bir denetim altındadır ve genelde ya gizli ya da padişahın özel izin ve himayeleri ile yapılır. Basım faaliyeti İstanbul’da üç, Selanik’te ise bir matbaa ile sınırlıdır ve bunlar yine özel izinlerle açılan Yahudi matbaalarıdır. Arapça harflerle basım ise tamamen yasaktır. Bu nedenle Apkar Tıbir matbaasını kendisini güvende hissedebileceği bir yere, Kefe Mahallesi’ndeki Surp Nigoğayos Kilisesi’nin bodrum katına kurar. Böylece Edirnekapı’da Khora Manastırı Kütüphanesi’nin ruhu, Metokhites’in öngörüsünde olduğu gibi Tıbir’in matbaasında bir kez daha dirilir ve kitaplar ‘tüm ölümlülerin kullanımına’ sunulur.
İstanbul’un ilk Ermeni matbaasında, kurulduğu yıl ‘Pokr Keraganutyun Gam Aypenaran’ (Küçük Dilbilgisi veya İmlâ Kılavuzu), 1568’de Barzadumar, ‘Jamakirk Yev Badarakamaduyts’ (Kilise Takvimi, Ayin ve Duaları kitabı), 1569’da ise Maşdots (Ermeni Kilisesinin Vaftiz, Düğün, Cenaze Ayin ve Duaları) kitapları basılır.
Apkar Tıbir, İstanbul’daki matbaasında 5-6 kitap bastıktan sonra Eçmiadzin’e geçerek izini kaybettirir. Surp Nigoğayos’un bodrum katındaki basımevi ise Osmanlı’daki Ermeni matbaacılığı dönemini başlatır. Aynı zamanda İspanya’dan gelen Musevilerin 1493’te kurduğu matbaadan sonra, ikinci gayrimüslim matbaa özelliğini de taşır.
Apkar Tıbir’in İstanbul’dan belki baskılardan yılıp kaçışı, belki de kendi isteği ile göç edişinden sonra Surp Nigoğayos Kilisesi’nde yazım ve basım faaliyetlerinin izlerine 17. yüzyılın ünlü seyyahı Polonyalı Simeon’un yazılarında rastlanmaktadır. Hrand Der Andreasyan’ın tercüme ettiği eserde yer alan notta şöyle yazmaktadır: “Müellifin (Polonyalı Simeon ki aslen Kefeli bir Ermeni ailesine mensuptur) 1618’de Edirnekapı’daki halen Kefeli Camii olan Surp Nigoğayos Kilisesi’nde istinsah ettiği eser Yeni Culfa’da bulunmuştur.”
Yıl bu kez 1626 ve çocuk padişah IV. Murad dönemidir. Osmanlı döneminde Bizans kiliselerini camiye çevirme sürecinin tamamlanması da bu yıllara denk gelir. 1584’te, Surp Nigoğayos Kilisesi’nin birkaç sokak ötesinde Canfeda Hatun Camii’nin de yapımıyla Müslüman nüfusun iyiden iyiye yoğunlaştığı Karagümrük’te, Kefe Mahallesi’nde yaşayan Hıristiyan halkın ibadet yerlerinin de artık camiye dönüşme zamanı gelmiştir. İlk önce 1626’da Surp Nigoğayos Kilisesi Kefeli adını alarak camiye, 1640’ta ise diğer kilise Kemankeş Mustafa Paşa tarafından vakfedilerek Odalar Camii’ne çevrilir.
Kiliselerini yitiren gayrimüslim halkın büyük çoğunluğu içinse artık Balat’a inme zamanı gelmiş, semt de tekke ve dervişlerin yaygınlaşmaya, yerleştiği bir yer olmaya başlamıştır. Osmanlı’daki Ermeni matbaacılığının ve basım faaliyetlerinin tohumlarının atıldığı Surp Nigoğayos ise 1700’lere gelindiğinde Cerrahi Tarikatı Tekkesi’ne komşu Kefeli Camii’dir artık…
Sahaflar Şeyhi
Aradan yüzyıllar geçmiş, ancak Apkar Tıbir’in mürekkep kokularının sindiği Kefeli Camii’nin kitapla hikâyesi henüz bitmemiştir. Halveti - Cerrahi tarikatının ‘Sahaflar Şeyhi’ olarak da anılan şeyhi Muzaffer Özak (1916-1985) için Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin 34. cildinde şu satırlar yer almaktadır: “Karagümrük, Kefeli camilerinde müezzinlik yaptı. Kefeli Camii imamı Şâkir Efendi’den kitapçılık sanatını öğrendi. Daha sonra Beyazıt Camii’ne müezzin olarak tayin edildi. Bu sırada Sahaflar Çarşısı’nda bir dükkân açıp müezzinliğin yanında sahaflık yapmaya başladı.”
Surp Nigoğayos Kilisesi, bugün, Kefeli Camii olarak Karagümrük’ün arka sokaklarında bir şehrin ve bir tarihin yitip giden ve hiç de adil olmayan hafızası ile az da olsa cemaatini ağırlamaya devam ediyor. Üstelik matbaanın Osmanlı’ya geç geldiğini düşünenlere gülümseyerek…
Vatikan’dan İstanbul’a uzanan bir öykü
Eçmiyadzin’de İranlıların sömürülerinden usanan Gatoğigos Sivaslı I. Mikayel, geçici bir süre için doğduğu yere giderken ruhanilerle bir toplantı yapar ve bu toplantıda, Kral Senekerim’in soyundan Apkar Tıbir’in (diğer adıyla Safar ya da Sefer) oğlu ve bir papazla beraber hediyelerle, Roma’ya Papa’dan yardım istemeye gitmesine karar verilir. Heyet ancak iki yıl sonra (1564) Roma’ya varabilir ve Papa IV. Bios tarafından iyi karşılanırlar ve özel bir ikametgâh tahsis edilir. Apkar, Papa’dan Gatoğigos’u Roma’ya davet etmek için izin alır. Bu sayede ikisi yüz yüze görüşüp dağılan Ermenilerin dertlerine bir çare düşünebileceklerdir. Bu yolculuk için Apkar’ın yanında Papa tarafından görevlendirilmiş bir episkopos da bulunmaktadır. Papa, kendisi Venedik’ten gelene kadar beklemesi için onu Kıbrıs’a göndermiştir. Ancak Episkopos orada ölür. O sırada Apkar, amacının Türkler tarafından öğrenildiğini duyar. İstanbul’a gitmeyi planladığı için bu durum onu endişelendirir. Türkiye’ye ayak bastığında Avrupa’ya gidişinin milli, siyasi bir amacı olmadığını ispatlayabilmesi için başka bir yola başvurması gerekir. Bu amaçla matbaa zanaatını öğrenir. 1565’te (yani aynı şehirde Meğabard Hagop’un matbaa zanaatını icra edişinden 52 yıl sonra) tek sayfalık ‘Kharna Pıntur Dumari, Keğetsik Yev Bidani’ (Karman Çorman Takvim, Güzel ve Yararlı) adlı ilk Ermeni matbu takvimi olan büyük boyutlu bir takvim basmayı başarır. Takvim, adına uygun olarak, alt kısmında birkaç yılın ay tutulmalarını da göstermektedir. Bunun ardından bir Sağmosaran (Zebur) basar. (Bunun ilk örneği Milan’daki Amprosiosyan Arşivi’nde bulunmaktadır). Harfleri ise Papa’nın desteği ile daha önceden Roma’da hazırlatmıştır. Oğlu Sultanşah babasının yokluğunda Papa tarafından himaye edilmiş, adı Romalı bir komutanın adından esinlenerek “Mark-Andon” olarak değiştirilmiş ve kendisine aylık bağlanmıştır. Apkar’ın oğlu orada Latincede ve öğreniminde üstün başarı göstermiş, üst düzey görevlere getirilmiştir. Apkar, Eçmiyadzin Gatoğigosu Tadteos’a uzun bir mektup yazarak (V. Zartaryan 1911’deki Hişadagaran’da – hatırat- mektubu aynen koymuştur) Roma’daki çalışmalarını anlatır. Ancak mektup eline ulaşmadan Gatoğigos vefat etmiştir. Mektup, Andonyan Rahipler Topluluğu’nun Ortaköy’deki el yazmaları arşivinde bulunmaktadır. Sağmos’u (Zebur) yayımladıktan bir yıl sonra, görevdeki Papa’nın affetmez tutumu yüzünden İtalya’da denetimler sıklaşır. Apkar, ileri görüşlülükle Apostolik Ermeni Kilisesi’ne ait kitapları Papa’nın kontrolünden geçirmeden basmanın artık imkânsızlaştığını anlayınca, özgür çalışmak için İstanbul’a geçmeye karar verir.
*Apkar Tıbir hakkındaki bilgi ve görseller Birzamanlar Yayıncılık tarafından Ermeni Matbaacılık Tarihi, ismiyle Ermeniceden Arlet İncidüzen ve Sirvart Malhasyan tarafından Türkçeye çevrilen Teotig’in ‘Dib u Dar’ (Baskı ve Harf) isimli kitabından derlenmiştir.
http://www.agos.com.ttyazi/7579/apkar-tibirle-karagumrukte-baslayan-matbaacilik-tarihi
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.15 23:12 yuzenpipi YURT DIŞINDA NASIL ÇIKILIR #1 ÖĞRENCİ

Evet merhabalar sevgili KGB üyeleri ben yuzenpipi ve sizler için bir seri başlatıyorum ve aşağıdaki sorularınıza yanıtlar vereceğim bu seriyi bir süre devam ettireceğim ve her gece ikide bu serinin bir partını atmak kaydıyla devam edecek. Umarım yazdıklarımı okuduğunuzda az da olsa kafanızdaki soru işaretlerini giderebilirim ve bişeyler anlamanızı sağlarım belki de birilerinin fikirlerini değiştiririm. Bu günkü konumuz başlıkta da yazdığı üzere "ÖĞRENCİ OLARAK YURT DIŞINDA GİTMEK VE O ÜLKELERDE YAŞAM KURMAK" adlı konuya bu gün elimden geldiğince değinmeye çalışacağım ve seri boyunca aşağıda da belirttiğim spesifik olarak değişkenlik gösteren sorulara kesin olmayan ama genel yanıtlar vermeye çalışacağım. Umarım beğenirsiniz ve işinize yarar, şimdi başlayalım. Uzun araştırmalarım ve deneyimlerim sonucunda çıkardığım bilgileri sizlerle paylaşıyorum bazı bilgiler için aşağıda yorumlar kısmında sizler için bir kaynakça link haritası olacak oraya da bir göz atmayı ihmal etmeyiniz. yuzenpipi gururla sunar.
  1. "Yurt dışına nasıl çıkılır? "
  2. "Yurt dışına gittiğimizde neler yapılmalıdır?"
  3. "Yurt dışında ne yapılır?"
  4. "Orada sağlık sorunları yaşarsam ilk olarak neye başvurmalıyım? "
  5. "Kur bu haldeyken orada nasıl yaşarım nasıl geçinirim? "
  6. "Dil yok ya da çok iyi değil ne yapabilirim insanlarla nasıl rahatlıkla bağ kurabilirim gitmeden bunu nasıl düzeltebilirim?"
  7. "Orada ya da başka bir ülkede öğrenimimi tamamladım orada yaşamaya nasıl devam ederim?"
  8. "Para nasıl kazanırım?"
  9. "Orada öğrencilere nasıl davranılıyor ya da ben öğrenciyken aldığım reaksiyonlar nasıl olacak alt tabaka gibi görülecek miyim?"
  10. "Gerçekten Türklere ve Müslümanla bir ırkçılık var mı eğer varsa bunun üstesinden nasıl gelirim?"
  11. "Can güvenliğimi kesin olarak sağlayabilecek miyim?"
  12. "Okuldan mezun olduktan sonra hemen iş bulabilecek miyim yoksa uzun bir iş arama serüveni beni mi bekliyor?"
  13. "Uluslararası sertifika/Mavi sertifika/Evrensel sertifika nedir ne işe yarar ne gibi avantajları dezavantajları vardır?"
  14. "Yurt mu ev mi ya da bizim gibi AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşlarından olan insanlar için yurt avantajı var mı?"
  15. "Ciddi bir kültürel fark var mı?"
  16. "Eğer ciddi bir kültürel fark varsa nasıl rahatlıkla bağ kuracağız püf noktaları nedir?"
  17. "Asimile nasıl olunur? İyi bir şey midir?"
  18. "Bursluluk için hangi sınavlara girmeliyiz Hangi okullar burs veriyor ve hangi şartları yerine getirmeliyiz?"
  19. "Sadece para kullanılarak hangi yolu izlenilerek gidilir orada okula nasıl başlanılır"
  20. "Amerika kıtasında mı yoksa Avrupa kıtasında mı okunmalı ne gibi avantajları var?"
  21. "Neden Türkiye değil?"
  22. "Türkiye ile aralarındaki net farklar nedir? "
  23. "Yurt dışında yaşayacağımız ve bizi baltalayacak sorunlar ne olacak çözümleri genel olarak nelerdir? "
  24. "Bu serüvene kimler katılmalıdır ve kimler galip ayrılabilir?"
  25. "Nelerden uzak durulmalı ve ne gibi kurumlarla bağlantılarımızı asla kesmemeliyiz?"
-Daha çok soru yazılabilir ama bunların yeterli olduğunu düşünüyorum eğer aklınızda kalan extra sorular olursa ben buradayım comment kısmında sorularınızı bana yöneltmenizi istiyorum aşırı bir soru olduğunu düşünüyorsanız özelden de ulaşabilirsiniz. Bu serinin ilgi göreceğini düşünüyor desteklerinizi bekliyorum. Follow atarak da attıklarımı daha hızlı görebilirsiniz. Her neyse soruları cevaplamaya başlayalım.
Evet ilk sorumuzu kendimize sorarak ve cevaplayarak başlayalım. "Yurt dışına nasıl çıkılır?" Yurt dışına çıkmak için bağzı yeterlilillerinizin olması gerekiyor: Pasaport sahibi olmak ülke vize istiyorsa vize almak, bolca para ve muhtemelen ingilizce olmakla beraber o ülkenin vatandaşlarıyla iletişim kurabileceğiniz bir dili bilmek/öğrenmek. Bu soruyu her gün sorup farklı şekillerde yanıtlayacağımdan bu gün öğrenci olarak gitmek konusunda yanıtlıyorum. Yabancı ülkeye Türkiyede okuduğunuz üniversitenin erasmus programına katılarak, yurt dışında okumak için o ülkenin üniversitelerinin yabancı öğrenci için ayrılan kontenjanına burslu girerek ya da para vererek. Bu soruya yeterince zaman ayırdık diğer sorumuza geçelim.
Evet ikinci sorumuzu da kendimize soruyor ve olabildiğince genel hatlarıyla yanıtlamaya çalışıyoruz. "Yurt dışına gittiğimizde neler yapılmalıdır?" Bu soru da her gün sorulacak ve farklı cevaplar verilerek noktalanacak bir soru olduğundan direkt öğrenci olarak gittiğimizde ne yapmalıyız adlı soruya yanaşıyoruz. Şu an Amerika, Almanya, Hollanda, Ukrayna, İtalya, İspanya, Rusya gibi ülkelerde okuyan bir çok yabancı uyruklu öğrenci var. Bu ülkeler en çok yabancı öğrenci çeken ülkeler arasında zirveyi paylaşan ülkeler. Şimdi diyelim ki biz oraya gitme kararı aldık ve burdaki işlemlerimizi tamamladık ardından uçağa bindik ve X ülkesinin Y şehrinin Z üniversitesine öğrenci olarak öğrenim görmek için gidiyoruz ve artık X ülkesinin havaalanındayız. Burdan sonra ne yapmalıyız? Başlangıç olarak konsoloslukla hemen iletişime geçip kendinizi konsolosluğa tanıtmanız gerekiyor ki bir sorun olduğunda size daha kolay yardım edebilsinler. Ardından çok zaman geçmeden üniversitenizle hemen yüz yüze iletişime geçin ve kayıt vs işlemlerinizi tamamlayın ki ileride size ciddi sorunlar doğurmasın. Ardından yurtta kalacaksanız özel ya da üniversitenin yurtlarından artık bakın başvurunuzu yapın (ki bunu daha önceden internet aracılığıyla yapmanız gerekiyor) artık kalacak yeriniz hazırdır. Evde kalmak istiyorum diyorsanız ülke değiştirmeden orada kiralık evlere bakmanızı öneririm ve o ülkede öğrenci statüsüyle ev nasıl kiralanır (bu konuda bilgim yok) konusunu derinlemesine araştırmanızı öneririm. Bu soruyu da yeteri kadar incelediğimize inanıyorum artık diğer soruya geçelim.
Evet üçüncü sorumuza da geldik. Sorumuz "Yurt dışında ne yapılır?". Cevabı çok uzun olmasa gerek. Suça bulaşmadığınız sürece özgürsünüz dikkatli olun çünkü evinizde değilsiniz. Eğer bir suç işlerseniz sınır dışı edilerek rüyanızdan uyandırılırsınız bunu yaşamak istemezsiniz. Uyuşturucudan ve aşırı alkolden uzak durun çünkü muhtemelen hayatınızı mahfedecek unsurlar bunlar olacak
Dördüncü sorumuza da geldik "Orada sağlık sorunları yaşarsam nereye baş vurmalıyım?" Öncelikle çok ciddi bir sorununuz yoksa kendi kendinizi tedavi etmeye çalışın. Ama biz uç noktaları konuşmaya geldik buraya. Tabii ki başlangıç olarak hastaneye başvurmanız ve yabancı uyruklu insan olarak girişinizi yapmanız gerekiyor. Bir sigortanız olmadığı için muhtemelen hastane masraflarınız biraz cebinizi titretebilir. Onun yerine okulunuza rapor verip kaydınızı geçici süreliğine onlineye alarak (her üniversitede olmadığını düşünğyorum online olayının) Türkiyeye geri dönüp burada sağlık sorunlarınızı daha kolay giderebilirsiniz. Tabii konsoloslukla da iletişime geçmeyi unutmayın. Bu sorumuzu da noktalıyor ve diğer sorumuza geçiyorum.
Beşinci sorumuza da gelmiş bulunmaktayız. "Kur bu haldeyken orada nasıl yaşarım nasıl geçinirim?" Evet ne yazıkki Türk Lirası gün geçmiyor ki değer kaybetmesin ama buna kişisel olarak hiçbir müdeahalede bulunamayacağımızdan yapacak bişi olmadığını düşünüyorum. Bu konuda Ukrayna revaçta çünkü 1 Ukrayna Hryvniası 0.27 türk lirası olduğundan ve bu ülkenin para birimi değersiz olduğundan orda biraz daha ucuza yaşarsınız. Güzel kızları ve alkol ucuzluğunun da bağzı yan güzelliklerinden olduğunu söyleyebilirim. Ama ne yazıkki sizin ilgilendiğiniz ev kiraları olsun okul masrafları olsun hepsi dolarla olduğundan yine de paçayı kurtarmış sayılmazsınız. Başka bir ülkede bu serüvene başlayacağım derseniz okul masrafları ve ev kirası konusunda eğer burs almazsanız ailenizden iyi bir maddi destek almanız gerek yoksa başka türlü hayatta kalmanız mümkün değil. Eğer burs kazanırsanız işiniz biraz daha rahatlar diye düşünüyorum aksi taktirde çalışmanız gerekiyor. Çalışmak için de çalışma iznine ihtiyacınız var o da ülkeyle bayağı bir dilekçeleşmeniz ve konsolosluktan yardım almanız manasına geliyor tam olarak nasıl alındığı konusunda net bir bilgim olmadığı için yine destekçiniz google olacak.
Ever altıncı sorumuza geldik hadi bunu da dillendirelim. "Dil yok ya da iyi değil insanlarla nasıl bağ kurabilirim ya da gitmeden nasıl düzeltebilirim" Evet ne yazıkki Türk öğrencilerinin genel problemi senelerce İngilizce dersi gösterilmesine rağmen iki cümleyi bir araya getiremiyoruz. Bu konuda bireysel olarak çabalamazsak, kendimize güvenmezsek ve istekli olmazsak ne yazıkki ne kadar uğraşırsak uğraşalım hep ikinci adımımız boşluğa basacaktır. Neyse hadi lafı biraz toparlayalım Yabancı dil hiç yok nasıl öğrenebilirim? Bu soruya cevaplar yine kollara ayrılıyor bundan dolayı ilk cevabımıza bakalım. Tabii ki çoğu insanın da aklına geldiği gibi dil öğretim kurslarına başvurmak. Bu kurslar ne yazıkki çok ucuz olmamakla birlikte başarısız olma şansınızı da işin içine eklenmesiyle biliniyor ama kendinize güveniyor ve bu konuda başarılı olacağınızı düşünüyorsanız ceplerinizi boşaltmaya hazır olun. Evet bu Dil bilmeme sorununun ikinci bir çözümü de var elbet bu da tabii ki evde kendi kendine öğrenmek. Başlangıç olarak kelime hazinenizi geliştirmeniz gerekiyor bunu da en kolay sözlük ezberleyerek yapabilirsiniz. Tabii ki dil şıp diye öğrenilmiyor çaba istiyor vakit istiyor ve sabır istiyor. O yüzden günde en az iki üç saatlik mesaileriniz için kahvelerinizi hazırlayın. Kelime öğrenmenin binlerce püf noktası var ama ben %99 akılda kalacak olan yöntemi söyleyeyim size, kelimeleri anlamlarıyla birlikte defalarca ve defalarca kez yazmak. Benim önerim bir sayfayı dolduracak şekilde bir kelimeye vakit ve enerji ayırırsanız muhtemelen ölüm döşeğindeyken bile o kelimeyi hatırlayabilirsiniz. Bu çok zor ve uğraştırıcı dediğinizi duyar gibiyim. Kimse kolay olacak demedi zaten unutmayın. Evet şimdi kelime sorununu çözdük ardından grammar dediğimiz cümle kurma sorununa gelelim. Ne yazıkki bu da ezber dışında hiçbir yolu yok ve bunun çözümü de sadece ve sadece pratikten geçiyor. Benim yine sizlere en etkili öğrenme metodu olarak göstereceğim yol defalarca kez cümle kurup bunu yazıya dökmek olacaktır. Grammar sorununu da hallettiğimizi düşünüyorsak artık telaffuz etmeye geldi diyeceksiniz merak etmeyin bunun da çözümü var. Bu kelimeleri yazarken yazmaya başlamadan nasıl telaffuz edildiğini öğrenmeniz ve yazarken sürekli içinizden tekrar etmeniz cümle kurarken de bu sürekli tekrar ettiğiniz kelimeleri birleştirerek kullanmanız sizi telaffuz açısından ileriye taşıyacaktır. Son olarak akıcı konuşmaya dökmek kaldı. Bunun için yine birden fazla yolumuz var ben hepsine değinmeyeceğim fakat bir ikisinden bahsetmeden de geçemem. İlk olarak aynaya karşı konuşmak. Bir aynanın karşısına oturarak kendinize doğru telaffuz etmek kaydıyla sorular yöneltip geri sorular ve cevaplar verirseniz konuşma konusunda ilerleme kat etmeye başlarsınız. İkinci yolumuz ise o dili bilen arkadaşlarımızla oturup sohbet etmek ama ne yazıkki Türkiyede yabancı dil bilen Türk sayısı az ve çoğumuzun böyle bir arkadaşı yok ondan dolayı olanlar kendini şanslı saymalı ve o kişiyle pratikler yapmalıdır. Üçüncü yolumuz para vererek internet üzerinden bağzı yabancı dil bilen hocalarla facetime konuşma gerçekleştirmek. Neden para veriyoruz? dediğinizi hissediyorum bunun sebebi de böyle platformlar olması ve çoğusunun paralı üyelik istiyor olması. Bu soruya çok vakit ayırdık umarım anlaşılır olmuştur.
Yedinci sorumuza geldik bu spesifik bir soru olduğundan kesin cevapları veremiyorum ne yazıkki . Fazla uzatmadan hemen soruya ve cevaplarına geçelim: "Orada ya da başka bir ülkede lisans/yüksek lisans eğitimimi tamamladım orada nasıl kalabilirim?". Evet sorumuz yine aşırı ucu açık olan ve cevapları ülkeden ülkeye değişebilecek bir soru ama biz uzatmadan genel cevapları verelim. Daha net cevaplar arayan arkadaşlar google uygulamasına sorularını yönelterek cevaplarına ulaşabilirler ben sadece burda sistem nasıl işliyor onu anlatmaya çalışıyorum. Neyse biz cevabımıza geçelim. Öncelikle o ülkenin vatandaşı olmak için gereken şartları yerine getirmemiz lazım. Bu şartları yerine getirdikten sonra muhtemelen bir miktar para ödeyerek ya da bir mülk sahibi olarak vatandaşlığı elde edebiliriz. Bunlar zor derseniz çoğu ülkede geçerli olan evlilik yoluyla vatandaşlık alabilirsiniz. Bu konuda yardımcı olan bağzı insanlar var antlaşmalı evlilik yaparak ve üzerine bir miktar para vererek hiçbir nafaka miras ya da mal mülk paylaşımı olmadan yapılıp sonlandırılan evlilikler var ve geçimini burdan sağlayan onca yabancı insan var bu insanlara da başvurarak düşük ücretlere vatandaşlık alabilirsiniz. Ya da birisini severek ve mutlu bir hayat yaşama ümidiyle de bir yuva kurabilirsiniz ve umarım da mutlu bir hayat yaşarsınız. Bir başka seçeneğimiz ise öğrenimimizin sonunda yaptığımız işe bağlı olarak çalıştığımız şirket aracılığıyla da vatandaşlık almak ve yerleşik düzene geçmek mümkün. Bu soruya da ayırdığımız vakit bu kadar.
Sekizinci sorumuza da geldik. Hadi bu sorunumuza da cevap vermeye çalışalım sorumuz gelsin. "Para nasıl kazanırım" herkesin cevabını rahatlıkla vereceği soruya biz yine de tüm kollarıyla cevap vermeye çalışalım. Öncelikle öğrenciyseniz ne yazıkki çalışma izninizi de daha alamamış olmanız yüksek ihtimalli. Bundan dolayı orada girdiğiniz işlerde size el altından düşük ücretler verecek ve muhtemelen çalışmamızın karşılığını bırakın beşte birini alacaksınız. Eğer bir Türk iş verene geldiyseniz maaşı alamamanız bile olası. Her neyse işlerin biraz daha yolunda gittiğini ve 1300 dolara yakın bir maaş aldığınız bir part time iş bulduğunuzu hayal edelim. Paranızın keyfini çıkarın. Bir başka seçenek sosyal medya üzerinden para kazanmak. Youtube/Twitch gibi platformlardan şansınızı deneyebilirsiniz. Bi de borsacılık var ama anlamadığımdan pek bişey yazamayacağım bu konu hakkında çünkü gerçekten hiçbir bilgim yok bilen arkadaşlar comment kısmına yazabilir borsa hakkında.
Evet hemen dokuzuncu sorumuzu da kendimize yönelterek yazımıza devam edelim. "Orada öğrencilere kötü davranılıyor mu alt tabaka haline geliyor muyuz?" Ülkeden ülkeye değişmek kaydıyla hem evet hem hayır. Türkler size muhtemelen kötü davranacak o yüzden uzak durun Türklerden ve çoğu insana öğrenci olduğunuzu belli etmemeye çalışın emin olun daha rahat edeceksiniz. Bu soru da bu şekilde noktalandı.
Onuncu sorumuzu da kendimize yöneltelim ve cevaplayalım. "Gerçekten Türklere ve Müslümanlara bir ırkçılık var mı üstesinden nasıl gelirim?" Yurt dışına çıkıp bir hayat kurmayı hedefleyen bir çok genç Türkün de aklında olan sorulardan bir tanesi, "ırkçılıkla karşılaşır mıyım?" ne yazıkki bu soru da değişkenlik gösterebildiği gibi evet cevaplarını da vermek mümkün keşke dünyada ırkçılık diye bir şey olmasa değil mi? Ama europa subunda bile Türk insanlarına nefret kusan insanları görebilirsiniz ondan dolayı bu soru bulunduğunuz yerden yere değişir. Almanyada ırkçılık yeme olasılığınız var ama bu muhtemelen Müslümanlığınızdan kaynaklı olacak ama Türklük de etkili bir etmen oluyor yediğiniz ırkçılık konusunda. Müslümanlara yapılan ırkçılığın nedenini az buçuk biliyorsunuzdur diye umuyorum ve zaten uzun olan bir yazıda buna da yer vermek istemiyorum merak edenler ufak araştırmalarla bulabilir. Irkçılığa maruz kalmamak için biraz daha karma toplumların yaşadığı yerleri tercih etmeniz ve ırkınızı dininizi dilinizi heryerde belli etmemenizi şiddetle tavsiye ederim yoksa bu zorbalıktan can tehlikenize kadar uzanan sonuçlar doğurabilir.
Yazıyı dün gece yarım bırakmıştım yorgunluktan şimdi devam ediyorum. Evet arkadaşlar diğer sorunumuza da gelelim. 11. sorumuzu kendimize yöneltiyoruz, "Can güvenliğimi kesin olarak sağlayabilecek miyim?". Evet bu sorunun cevabı ne yazıkki kesin olarak evet değil. Almanyada ve bir çok yabancı ülkede Türklerin öldürülmesi insanın içinde bir kuşku oluşturuyor ve acabalara yol açıyor. Bu konuda yine yapmanız gerekenler basit ve etkili yöntemler. Birinci adım olarak saçma ortamlara girmeyerek bir miktar kendinizi güvene alabilirsiniz. Uyuşturucu kullanılan ortamlardan uzak durmak gibi mesela. Bir başka adım olarak da ırkçılık görmenizi en aza indirmek için Türk olduğunuzu eğer Müslümansanız da dininizi de saklayarak sadece yakın olduğunuz kişilerle bir sırmış gibi paylaşarak yine zarar görme olasılığınızı azaltırsınız. Ülke değiştirmeden önce gideceğiniz ülkenin gideceğiniz il/semt/ilçe/eyalet/kasaba/köy/mevki artık her ne deniyorsa suç oranı araştırması yapabilir ve kiralayacağınız evin merkezi bir konumda olmasına özen gösterebilirsiniz. Son olarak bir gün içerisinde en az sizleri bir kere arayacak iletişim kuracak yakın dostluklar edinmenizi tavsiye ederim. Zaten ne yazıkki Türkiye'de de olmayan can güvenliğinizi orada da garanti edemiyor hiç kimse. Umarım şanslı olursunuz ve kimse size zarar vermeden yaşar gidersiniz. Bu soruya da ayırdığımız vakit bu kadar dikkatli olup tedbirli olmak da bizlerin elinde diğer sorunumuza geçmenin vakti geldi.
Onkinci sorumuzda bizi bekleyen önemli bir soru var. Gelecek kaygısından da olsa gerek bu soru için yine net bir cevap yok ama olabilecek en kesin cevapları vermeye çalışacağım. "İş bulabilecek miyim? Çalışabilecek miyim? İş şartları nasıl? Yoksa uzun bir iş arama serüveni beni mi bekliyor?" bu soruyu yabancı ülkeyi bırakın Türkiyede bile bol bol kendimize soruyoruz ne yazıkki. İş bulmak pek kolay değil ve çalışmanın da aynı şekilde kolay olmadığını söyleyebilirim. İş içim yine okuduğunuz bölüm çok önemli ama burgerking'te yerleri süpürerek almanyada 1.700(bin yediyüz) euro kazanmanız mümkün. İş için çok dert etmeniz gerekmiyor yani. Okuduğunuz bölümle doğru orantılı olarak iş seçenekleriniz ve maaş durumunuz değişkenlik gösterdiği gibi yazılımcılık konusunda bayağı etken rol oynayabilir ve yüksek ücretlerde iş bulabilirsiniz. İş bulmak genel olarak şans ve kişilik meselesi olduğundan kendinize güvenin ve iş aramaya şimdiden başlayın. Bu soruya da ayırdığımız vakit bu kadar googleden daha kesin bilgiler öğrenebileceğinizi eminim ki siz benden daha iyi biliyorsunuzdur.
On üçüncü sorumuza geldik şimdi de onu cevaplayalım." Uluslararası sertifika/Mavi sertifika/Evrensel sertifika nedir ne işe yarar ne gibi avantajları dezavantajları vardır?".Uluslararası sertifika, Mavi sertifika diye de adlandırılıyor, her ülkede bu sertifika ile iş bulmanıza olanak tanır. Çoğu Türk üniversitesinden alamadığınız bu sertifikayı Kiev, Cambridge... gibi üniversiteler (yazıyı uzatmamak için daha fazla örnekler vermeyeceğim) mavi sertifika veren üniversitelerdendir. Ukrayna fiyat bakımından biraz daha ucuz olduğundan tavsiye ederim ama ukrayna rüşvetler ülkesi olduğu için bir dersten geçmeniz için iyi bir para vermeniz gerekebilir ve bir çok yanıyla kötü bir ülke ukrayna fiyat bakımından Türk milletinin biraz daha erişebileceği bir ülke oluyor. Araştırmanızı ona göre yapmanız ve Almanya, İngiltere, Hollanda... gibi ülkeleri burs bakımından zorlamanızı tavsiye ederim. Bu sorumuzun da burda cevaplandığına inanıyorum ve diğer soruya geçiyorum.
On dördüncü sorumuz da yine akılları kurcalayan ve acaba derdirten sorulardan olmakla birlikte kesinliği yine belli olmayan bir "Yurt mu ev mi ya da bizim gibi AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşlarından olan insanlar için yurt avantajı var mı?" Bu sorumuzun çok kısa bir cevabı var. Hem evet hem hayır olmakla birlikte ülkeden ülkeye üniversiteden üniversiteye değişiyor ve bunu da Google ile araştırmanızı öneririm.
On beşinci sorumuza da gelelim hemen. "Ciddi bir kültürel fark var mı?". Soru saçma ya da basit gelebilir ama ne yazıkki kültürel farklar ciddi çatışmaları da beraberinde getirebiliyor. Biz Türk insanları olarak çoğu batı ülkesinden farklı olduğundan bu çatışmaların doğması çok doğal ama bu konuda yine yapacağınız bazı şeyler var. Üniversite seçimini yapacağınız ülkenin yerel kültürünü araştırıp biraz daha hakim olarak oraya gidip çok göze batabilecek hareketleri yapmanızı önleyebilir. Bu sorumuzu da bu şekilde noktalandırmış bulunmaktayız.
On altıncı sorumuzda ise bizi bir önceki sorumuzla alakalı bir soru bekliyor. "Eğer ciddi bir kültürel fark varsa nasıl rahatlıkla bağ kuracağız püf noktaları nedir?" Bu soru yine kısa cevap vereceğimiz uzun uzadıya gitmeyecek sorularımızdan olacak. Bizler Türkiyede büyümüş ve genel olarak Türk ve Arap karışımı örf görenek ve adetlerle yetişmiş ve bunlara alışık insanlar olarak (çevrenizden bunları gördük ne de olsa hep.) orada yabancılık çekmemiz doğal olacak. Bağzı davranışları bize benzemesine rağmen çoğunlukla net ayrımlar yaşayacağımız ülkede kendi örf adet ve geleneklerimizden uzak kalmak zorunda kalacağız. Benim için çok problem değil açıkcası zaten bu şekilde ben yetiştirilmedim ve bunları bilmiyorum ams bu şekilde yetişip gören arkadaşlar için zor ve uzun bir adapte olma süreci bekliyor. Çoğunluğun sizden olmayan yerlere kendi bildiklerinizi götürmeye uğraşmayın çünkü dışlanırsınız benden de bir tavsiye olsun bu. Bu soruyu bence yeterince cevapladığıma inanıyorum diğer soruya geçiyorum.
Diğer bir sorumuz olan On Yedinci sorumuza geldik. Bu sorumuz da yine son iki sorumuzla bağıntılı bir soru oluyor. "Asimile nasıl olunur? İyi bir şey midir?". Öncelikle asimile kelimesinin anlamına bakmak gerekiyor. Bilmeyenler için birebir TDK dan aldığım çeviri aynen şöyle diyor : "Asimile olmak kendi benliğini kaybetmek anlamına gelir. Kendi özünü, kendi yaşam biçimine ket vurup başka benlikleri özümsemek ve onlar gibi yaşamaya çalışmak asimile olmaktır. kendi benliğini, değerlerini, özünü kaybetmektir." yani lafın kısası kendi benliğini yitirip ve kendi milletinin özünü yitirmek anlamına da gelebilir. Asimile olmak belki burda yaşayan ailelerinize göre kötü bir şey olabilir ama siz orada bir hayat kuracak yeni bir sayfa açacaksanız asimile olmazsanız ne yazıkki tam anlamıyla oraya uyum sağlayamazsınız. Çok iyi bir olay olmamasına rağmen bağzen mecbur ve gerekli olabiliyor. Yine sizlere kalmış bir seçenek olacak. Bu sorumuzu da burda noktalayabiliriz. Bu sorumuzu da burda noktalayalım.
Bu soru daha ilgi çekici ve daha önemli olan ve herkesin aklına daha çok takılan bir soru."Bursluluk için hangi sınavlara girmeliyiz Hangi okullar burs veriyor ve hangi şartları yerine getirmeliyiz?" Ne yazıkki herkes bu konu hakkında çok bilgili değil ben yine sizi biraz aydınlatmaya çalışacağım. Unutmayın bu hangi adımları atmanız ve neleri araştırmanız ile ilgili bir seri burada herşey ile ilgili net ve tam bilgiler yok. Sizlere verdiğim konu başlıklarını sizlerin googleden daha derinlemesine araştırmanız gerekiyor. Şimdi sorumuzun cevabına gelelim. Ne yazıkki burs almak o kadar kolay değil her kurum burs vereceği öğrencileri belirlediği kriterlere göre değerlendirmektedir. Bu kriterlerin en başında akademik başarı yer alsa da spor veya sanat alanlarındaki başarılar da burs almak için yeterlidir.
Yurtdışı eğitim bursları son derece rekabetçi olmasıyla bilinir. Her yıl dünyanın çeşitli yerlerinden binlerce öğrenci bu sınırlı sayıdaki burslara başvurmaktadır. Bu yüzden burs veren kuruma öğrencinin profesyonel kişiler rehberliğinde başvurması kendini daha doğru ifade edebilmesi için son derece önemli oluyor. Burs almak için ihtiyacınız olan şeyleri aşağıda madde halinde yazıyorum.
Öğrencinin gideceği ülkenin dilini biliyor olması,
Akademik başarılar, not döküm belgesi (transkript), sportif başarılar (madalya, sertifika, lisans)
Eğer öğrenci başka bir kurumdan burs alıyorsa, burs aldığı kurumdan neden bursa seçildiğine dair referans mektubu
Niyet mektubuna ihtiyaç var
Burslar konusunda, akademik başarı, spor veya özel yeteneğe dayalı burslar için Amerikan Üniversiteleri daha cömert davranmaktadır. Yüksek lisans ve doktora burslarında Amerika, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda daha çok akademik başarıya dayalı burslarda yoğunlaşmışlardır. Üniversiteler özel bir alanda projesi olan ve/veya akademik kariyer hedefleyen öğrencilere öncelik tanımaktadır. Avrupa ülkelerinde ise üniversiteler burs konusunda öğrencinin, ülkenin dilini ne kadar iyi kullanabildiğine bakmaktadır. Avrupa Birliği Bakanlığı ise Avrupa Birliği alanında yüksek lisans yapmak isteyen öğrencileri burs imkanları sağlamaktadır.Yurtdışında öğrenciler çeşitli maliyetleri karşılamak zorundadır. Hiçbir ödeme yapmaksızın her şeyi kurumun ödemesi genellikle söz konusu değil tabii ki. Ancak yine de Yıllık kırk (40)bin, aylık bin(1000) dolara kadar ulaşan tam ya da kısmı burs imkanlarına eğitim, seyahat, yemek, konaklama ve vize masrafları gibi pek çok konu dahil edilebilmektedir. Ayrıca Amerika ve Kanada’daki pek çok üniversite akademik başarısı yüksek olan lisans öğrencilerine ve mezunlarına ücretli staj imkanları sunmaktadır.
Şimdiyse yurt dışı bursluluk başvuru şartlarına bakıyoruz. Aşağıda madde madde yazacağım. Yurtdışında burslu üniversite okumak isteyen öğrenciler için başvuru sırasında istenen belgeler farklılık gösterebilmektedir. Yine de temel başvuru evraklarını sıralamak gerekirse:
*Başvuru formu *Not döküm belgesi *Diploma *En az iki referans mektubu *Referans mektuplarının yeminli tercüman tarafından yapılmış çevirisi
*Yabancı dil seviyesini gösteren sınav sonuçları
Yine tabii ki şansınızı arttırmak için yapmanız gereken bağzı şeyler hala var. Başvuru sürecinde belgelerinin eksiksiz tamamlanması, son başvuru tarihinden önce gönderilmesi ve iyi yazılmış niyet mektubu başvuru sürecinde en çok dikkat edilmesi gerekenlerdir. Evet biliyorum bu sorunun uzun bir cevabı oldu ama açıklayıcı olduğuna inanıyorum.
Şimdi diğer sorumuza gelelim On Dokuzuncu sorumuzla da devam ediyoruz tabii ki de. Sorumuz ise "Sadece para kullanılarak hangi yolu izlenilerek gidilir orada okula nasıl başlanılır" Bu sorumuz da ilgi çekici bir soru ben yine kısa bilgileri vereyim. Parayla okumak için bir dilekçe yazmanız ve muhtemelen bir şirket aracılığıyla gitmeniz gerekiyor. Bunun için biçilmiş kaftan Ukrayna oluyor çünkü çok çok çok daha ucuz olmasıyla biliniyor bu ülke. Yıllık iki(2) bin dolar($)'a okuyabilirsiniz ve tıptan pilotluğa bir çok bölüm seçebilirsiniz bu konuda sizlere bir çok şirket yardımcı olabilir ve ufak araştırmalarla bulabilirsiniz. Onun dışında bir çok ülkenin üniversitesine para vererek yabancı öğrenci statüsüyle öğrenim hayatınıza başlatabilirsiniz. Bu sorumuzu da bu şekilde noktalıyor diğer sorumuza geçiyoruz.
Yirminci sorumuzu da kendimize yöneltiyoruz. "Amerika kıtasında mı yoksa Avrupa kıtasında mı okunmalı ne gibi avantajları var?". Bu sorunun değişkenlik gösteren cevapları olabilir ama ben sizlere yine de kendi fikrimi söyleyeyim. Bu sorunun cevabı biraz daha objektif kaçacaktır. Avrupada biraz daha kolay yaşayıp iş bulma olasılığınız artacağından sizleri okurken biraz daha maddi refaha eriştirecektir. Avrupanın hava şartları olsun ve Amerika/Kanada gibi ülkelere kıyasla bir tık daha ucuz olmasıyla mutlu edecek olan bir detay olacak ve ulaşımın da daha kolay ve rahat olması da ek bir "+" olacaktır. Şu an daha aklıma gelen bir ek olmadı ama hatırladıkça yorumlara yazmaya çalışacağım. Bu soruyu da noktalıyorum ve diğer soruyu cevaplamak üzere diğer soruya geçiyorum.
Yirmi Birinci sorumuzu da hızlıca kendimize sorup yanıtlayalım. "Neden Türkiye değil?" yani bu soruyu herkesin rahatlıkla yanıtlayacağını biliyorum ama bir iki örnek vererek yanıtlayayım. İğrenç okullar, yurtlar ve yemekhaneleri. Öğrenciye değer verilmemesi ve çoğu öğrencinin okumaya değil sex vs şeyler yapmak için okulları doldurup insanları yanlış yönlendirmeleri. Öğretim veremeyen rektör ve hocalar. Kütüphanesi olmayan koğuştan bozma "üniversiteler" halkın sürekli öğrencileri kazıklayıp herşeyi pahalıya satmaya, kiralamaya çalışması. Hayattan bezdiren bir psikolojik baskı, alım gücünün düşük olması. Ekonomik yetersizlikten iğrenç beslenmek ve mutsuz yaşamak. Üniversite mezunu olduktan sonra bile yüksek ihtimal iş bulamama sorunu yani işsizliğin hat safhada olması. Başınıza saçma bir olay gelip ölmeniz. Her an yaptığınız bir paylaşımdan dolayı hapsi boylamanız. Çoğu üniversitenin uluslararası sertifika verememesi ve daha sayılabilecek binlerce kötü özelliğiyle türkiye okumak için zengin olmanız gereken bir ülke. O yüzden daha fazla uzatmanın manası olmadığını düşünüyor diğer soruya geçiyorum.
Yirmi İkinci sorumuzla devam ediyor lafı daha fazla uzatmıyorum. Sorumuz şöyle "Türkiye ile aralarındaki net farklar nedir? " Daha deminki sorumuzun cevaplarında olabildiğince belli oldu gibi duruyor ama ben yine de ufak bir şekilde sizlere özet geçeyim. Okul statüsünün çok çok yüksek olması, uluslararası sertifika veriyor olması, öğrenciye verilen değerin fazla olması, zengin kütüphanler ve yüksek yaşam standartları Avrupanın/Amerikanın Türkiyeden öne çıkan özellikleri oluyor. Bu kısa soruyu da bitirip diğer bir sorumuza geçiyoruz.
Yirmi Üçüncü sorumuzda ise bizi "Yurt dışında yaşayacağımız ve bizi baltalayacak sorunlar ne olacak çözümleri genel olarak nelerdir? " bekliyor bu sorumuzun da cevapları çok uzun ve ilginç olmasa gerek çünkü çoğumuz bu sorunun cevabını biliyoruz. Kur farkından dolayı ailemizden ya da birikmiş paramız vasıtasıyla gittiğimiz ülkede paramız neredeyse onda birine (1/10) düşüyor. İşin maddi boyutu bir yana (muhtemelen) senelerce birlikte yaşadığımız ailemizden uzak kalmak ve bu uzun okuma yılları içerisinde ailenizden birisini kaybetme olasılığınız psikolojik olarak sizi aşırı yıpratabilir. Kendi benliğinizi mecburen erittiğiniz yabancı topraklarda sizlere ikinci (2.) sınıf insan muamelesi yapmaları da söz konusu olduğu gibi kalbi ve duyguları hassas olan kişiler için zor zamanlar bekliyor olacaktır. Bu sorumuzu da atlattık ve diğer sorumuza geçiyoruz.
Yirmi dördüncü sorumuzda bizleri karşılayan şu soru dikkat çekiyor. Yine kilit bir soru olan bu sorunun cevabı bu yazıyı okuyan herkes için bir dönüm noktası olabilir. "Bu serüvene kimler katılmalıdır ve kimler galip ayrılabilir?" evet bu soruyu başta sorup cevaplamam lazımdı ama ancak sıra geldi diyebilirim. Sorumuzun cevabı basit olacak yine. Unutmayın bu soru öğrencilik için geçerli olduğundan seri boyunca cevabı gelecek sorulardan olacak. Bu serüven için uygun adaylarımız yabancı dili iyi olan, parası olan (aylık bin (1000) dolar kazancı olan (ailesinin ya da kendisinin)), birikmiş parayla gidilecekse ( Ukrayna için bile neredeyse üç yüz bin (300.000) Türk Lirası gerekiyor) yüksek meblağlarda paraya ihtiyacınız olacak. Yaşınız 17den büyük ve tahminimce 28den küçük olmalı ki orada rahat ediniz. Ama kesin bir yaş sınırı yok ben sadece kendi düşüncemi söylüyorum unutmayın. Sabıkanızın olmaması ve iyi bir eğitim başarınızın olması da sizi bu yönde bayağı bir etkileyecek bir husus olacak. Bu soruyu da cevapladık sanıyor diğer sorumuza geçiyorum.
Yirmi Beşinci sorumuza geldik. Buraya kadar geldiysen neredeyse finale gelmişsin demektir. Çok az kaldı biraz daha okumaya devam et ve sonunu getir. Bu uzun yazıyı yazarken olabildiğince imla kurallarına dikkat etmeye çalıştım ve anlaşılabilir yazmaya çalıştım. Eksiklerimin olduğunun ben de farkındayım ama umarım senin için bilgilendirici bir yazı olmuştur. Hadi şimdi sorumuza geçelim "Nelerden uzak durulmalı ve ne gibi kurumlarla bağlantılarımızı asla kesmemeliyiz?" bu sorumuz ülkeden ülkeye değiştiği için sizleri yine yeni bir google sekmesi bekliyor. Ben hızlıca ama gereklileri yazmaya çalışacağım. Türkleri koruma dernekleri gibi dernekler olabiliyor onlarla yine iletişimde olmanız gerekiyor. Okulun müdüriyet kısmıyla Türk konsolosluğuyla ve de polis merkezleriyle iletişiminizi gerçekleştirmeniz ve bir problem olduğunda bu gibi yerlere bilgilendirme sağlamanız lazım. Evet bu soru da burda biterek bu yazının sonuna geliyoruz. Umarım bağzı fikirleriniz yerine oturmuş sizleri bilgilendirmiş bir yazı olmuştur. Daha sorularınız olursa ben buralardayım bana sorularınızı yöneltebilirsiniz. Ben yuzenpipi ve sizlere iyi geceler diliyorum.
submitted by yuzenpipi to KGBTR [link] [comments]


2020.08.14 06:07 NewsJungle Türkiye ile ticaret ve ekonomik bağları geliştirmek için Libya anlaşması

Türkiye ticaret bakanı Perşembe günü yaptığı açıklamada, Türkiye ile Libya'nın ticaret ve ekonomik ilişkileri ilerletme amaçlı bir mutabakat anlaşması (MoU) imzaladıklarını söyledi.

Ruhsar Pekcan, Türkiye'nin başkenti Ankara'da düzenlenen bir toplantıda yaptığı açıklamada, anlaşmanın Türk firmaları ile Libyalı işverenler arasında devam eden sorunların çözülmesi, yeni yatırımlar yapılması ve yeni projelerin üstlenilmesi için zemin hazırlayacağını söyledi.

Pekcan, Türk firmalarının Libya'da başlattığı bazı inşaat projelerinin geçtiğimiz günlerde kesintiye uğradığını anlattı.

"Bu projelerin tamamlanması konusunda belirsizlikler vardı ve Türk firmalarının bu projelerde alacakları kaldı" dedi.

İki ülke arasındaki kardeşlik bağlarına işaret eden Pekcan, bunun ikili ekonomik ve ticari ilişkilerine de yansıdığını söyledi.

Libya'nın ihtiyaçlarını karşılamak için yeni projelere başlamaya hazırlanan Türk şirketlerinin, genel refahın artmasına yardımcı olmanın yanı sıra ülkenin istikrar ve kalkınma sürecini de destekleyeceğini vurguladı.

Pekcan, "Bu süreç tüm dünyaya Türk-Libya işbirliğini göstermek için yeni bir fırsat olacak" dedi.

- Büyük bir sözleşme pastası payı

Libya’nın planlama bakanı Al-Hadi Al-Taher Al-Juhaimi de anlaşmanın Türkiye ile Libya arasındaki sorunların çözülmesindeki önemini vurguladı.

Türk müteahhitlerinin Libya'daki çalışmalarına övgüde bulunan Al-Juhaimi, Türk firmalarının ülkedeki yatırım projelerinin% 20'sinin gerisinde olduğunu söyledi.

"Buna aslan payı diyebiliriz" diye vurguladı.

Libya iç krizlerini sona erdirdikten sonra ülkenin yeni kalkınma planlarına odaklanacağını kaydetti:

"Türk şirketlerine güveniyoruz ve bu kalkınma planı kapsamında onlarla ortak olmaya hazırız."

Osmanlı dönemine kadar uzanan güçlü bağları olan Türkiye ve Libya, geçtiğimiz Kasım ayında deniz sınırlarının yanı sıra güvenlik ve askeri işbirliği konusunda da anlaşmalar imzaladı.

Muammer Kaddafi'nin 2011'de devrilmesinin ardından 2015'te kurulan Libya hükümeti, savaş ağası Halife Hafter'in saldırıları da dahil olmak üzere bir dizi zorlukla karşı karşıya kaldı.

Ancak son aylarda BM tarafından tanınan hükümet, durumu Hafter'in güçlerine çevirdi.

Türkiye, başkent Trablus'ta bulunan hükümeti ve krizin askeri olmayan çözümünü destekliyor.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.08.09 01:08 karanotlar İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ[*]

Sibel ÖZBUDUN ,
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ[*]
“burada daha ne kadar öleceğim?
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
Şu sıralar bayraktarlığını Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yaptığı “İsyan”, AKP etrafında kümelenen tarikat ve cemaatlerden, Akit ve Yeni Şafak yazarlarına, MÜSİAD erkânından, cep telefonunda Tayyip Erdoğan’ın özel numarası kayıtlı “hatırlı” kişilere, İslâmcı camia içinde yaygın bir destek bulmuş gözüküyor.
Türkiye Düşünce Platformu tarafından hazırlanıp Mayıs 2020’de Cumhurbaşkanına sunulan, imzacıları arasında “ağır toplar” bulunan “İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Hukuki ve Psikososyal Değerlendirme Raporu” “isyan”ın “Manifesto”su niteliğini taşıyor. Murat Yetkin’in listelediği hâliyle, “Platformun ‘Yüksek İstişare Kurulu’ üyelerinden oluşan imzacılar arasında Cumhurbaşkanının Başdanışmanlarından AKP eski Artvin Milletvekili İsrafil Kışla var örneğin, MÜSİAD’ın kurucu başkanı, ‘İslâmi burjuvazi’ tezinin müellifi Erol Yarar var. Tanıtmaya gerek olmayan bir isim Emine Şenlikoğlu. Abdurrahman Dilipak’ı da tanıtmaya gerek yok, Akit yazarı. Taşkın Koçak da Akit yazarı. Hasan Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesinden hocası. Yusuf Ziya Kavakçı, hâlen Türkiye’nin Kuala Lumpur Büyükelçisi Merve Kavakçı ve AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın babaları. Resul Tosun da eski AKP Milletvekili, Yeni Şafak yazarı. Ve Raşit Küçük, Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi Başkanı. Adeta rüya takımı.”[2]
Dediğim gibi, bu “rüya takımı”nın İstanbul Sözleşmesi’ne karşıtlığı, cemaat-tarikat müdavimi tabanda ciddi bir karşıtlık buluyor. “Ne yani, bize serkeşlik eden kadınlarımızı, gözü dışarıda kızlarımızı (Kur’an’da yeri olmasına rağmen) ıslah edemeyecek miyiz?” ya da “Sözleşme eşcinselliği özendiriyor”dan başlayıp, “Bu sözleşmeyi hazırlayan Batılı çevrelerin hedefi, bizim (Müslüman) kültürümüzü, aile yapımızı vb. yok etmektir; alkolizm onlarda, eşcinsellik onlarda; onlar kendilerine baksınlar”a dek uzanan bir homurtular bulamacından beslenen bir zihniyet dünyasından. Ve bununla rezonans içinde.
“İsyancılar”ın itirazları birkaç noktada odaklanıyor:
  1. Sözleşme, feminist bir kategori olan(?) “toplumsal cinsiyet” kavramı üzerine temellenmekle, cinsiyet görüngüsünü “toplumsal/ kültürel olarak belirlenen bir hâle indirgiyor, bir başka deyişle, “fıtrat”ı es geçiyor.
  2. Şiddeti yalnızca erkekler tarafından, yalnızca kadınlara uygulanan bir olgu olarak sunarken, bir yandan da onu “psikolojik, fiziksel, ekonomik, cinsel” veçheleri olan çok geniş kapsamlı bir olgu olarak belirsizleştiriyor.
(“Psikolojik şiddet, kavramı çok geniş bir kavram. Erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, kızdığı zaman ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi… hepsi bunun içine dahil. Kadın bunları kocasına yaptığında psikolojik şiddet sayılmıyor fakat erkek kadına yaptığında şiddet oluyor. Dünyanın en ikiyüzlü ve adaletsiz sözleşmesi bu olsa gerek.
Ayrıca özgürlüğünü kısıtlamayı özellikle belirtmişler. Erkek karısına ‘nereye gidiyorsun?’ diye sorsa ya da karısının gitmesini istemediği yer olsa suç oluyor. Erkek karısının gittiği geldiği yere karışamaz bu sözleşmeye göre. Fakat kadın kocasının gittiği geldiği yerleri karışabilir, erkeğin ailesi ile görüşmesine problem çıkarabilir, bunlar suç sayılmaz.”[3])
  1. Öte yandan, kadınların aile içinde şiddet görmesine neden olan etkenler (ki “red cephesi” bu meyanda neredeyse münhasıran “alkolizm”i vurguluyor) üzerinde sözleşmede hiç durulmuyor. Bundan zımnen çıkan sonuç, aile içi şiddet, Sözleşmede tanımlandığı üzere erkek ile kadın arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan bir sonuç değil, her seferinde tekil ve özgül bağlamında ele alınarak çözümlenebilecek bir durum. (Akıllardaki “çözüm”, tabii ki kadının alttan alıp erkeğin suyuna giderek onu yatıştırması… Bu bağlamda Çorum Müftülüğü’nün kocasından şiddet görme kaygısını dile getiren kadına “Çok büyük bir sorun değil bu, konuşarak çözersiniz. Akşam sevdiği şeyleri yapın, çayın yanında sakince konuşun”; veya “ ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yollu nasihat etmesi, Niğde Müftülüğü’nün ise, “Şiddet göstermesinin sebebi ne? Erkeğin eşinden beklediği nedir? Akşam geldiğinde güler yüz, yemeğinin hazırlanması… Elinden geleni yapmana rağmen yaranamıyorsan farklı şeyler olabilir. Başka ilişkisi olabilir mi?”[4] yollu fişteklemesi boşuna değil…)
  2. Bu bağlamda, Sözleşme’de şiddet gören kadınlara arabuluculuk, hakemlik vb. girişimlerin kesin bir dille reddedilerek kadının korunmasına yönelik önlemleri vurgulanması, gerideki “sinsi” “aile birliğini bozma” niyetini ifşa ediyor. Oysa “bizim” kültürümüzde aile kutsaldır ve her ne pahasına olursa olsun, korunması gerekir. Milli Gazete yazarı Şakir Tarım’a göre, örneğin, İstanbul sözleşmesi “Türkiye’nin bekasına yönelmiş en büyük tehdittir”. Yeni Akit yazarı Ali Erkan Kavaklı ise “İthal kanunlarla aile yaşatılamaz. Sözleşme iptal edilmeli, kendi dinimizi, inançlarımızı, örf ve adetlerimizi esas alan adaleti sağlayacak, ve aileyi yaşatacak düzenleme yapılmalı”dır. Saadet Partisi Konya milletvekili ve Gençlik Kolları Başkanı Abdulkadir Karaduman’a göre de “İstanbul Sözleşmesi adı verilen ucube, adeta aile yapımızı çökertmek için kaleme alınmış bir metindir”, ve “Kim ne diyorsa desin, hangi tarafta durursa dursun, toplumu bir felakete ve uçuruma sürükleyen, haneleri birbirinden ayıran İstanbul Sözleşmesi derhâl feshedilmelidir…”
Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan geri kalır mı? O da dünyada aile ve toplum dokusunun en güçlü olduğu ülkelerin başında gelen Türkiye’de, “İstanbul Sözleşmesi ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapısı ile sosyal dokunun büyük bir saldırıyla karşı karşıya” olduğu “uyarı”sını yapıyor. Bu nedenledir ki, Kaplan’a göre, “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhâl çıkmalı ve ‘cinsiyet eşitliği’ gibi sinsi projeleri vakit geç olmadan kaldırmalıdır.”[5]
  1. Sözleşmenin “sinsi” amaçlarından biri, erkek ve kadın cinsiyet kimliklerini muğlaklaştırmak, buna koşut olarak eşcinselliği “meşru”, “kabul edilebilir” ve “olağan” göstermektir. “Red cephesi”nin bu mealdeki itirazları en “bilimsel”inden[6] en “maganda”sına,[7] buram buram homofobi kokuyor. İstanbul Sözleşmesi’nin bütün “günah”ı, “ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hâl, göçmen ya da mülteci olma durumu vb. temelinde herhangi bir ayrımcılık” yapılmasına karşı çıkmak iken[8] bu, İslâmcı muterizlerce neredeyse istisnasız, “eşcinselliği normal gösterme/ teşvik” olarak okunuyor.[9] Ve büyük bir yaygarayla karşılanıyor…
  2. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, “Red Cephesi” nezdinde Sözleşme “yerli ve milli”liğin çok uzağındadır. Örf, adet, gelenekler ve hatta dine karşı bir saldırı niteliği taşımaktadır. (Sözleşmenin 12/1. maddesinde tarafların “kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması”na yönelik tedbirler almaya çağrılıyor. Madde 12/5’de ise, “kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların (…) herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmaması” isteniyor.) Bu ifadeler, “kültürümüz”e ve “dinimiz”e doğrudan bir saldırı olarak görülüyor:
“Proje, Türkiye’nin insanlığa örnek olan sağlam aile yapısını yıkmayı, İslâm’ın aile anlayışını devre dışı bırakmayı amaçlamaktadır.”[10]
“Kabul edilenler gayet açık. ‘Din, gelenek, örf ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak’…”[11]
“… ‘Taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır. M.12/1’ hükmüyle, Müslüman toplumun inanç, örf, adet ve geleneklerinden gelen her tür kalıp (kadın – erkek cinsiyet) rollerde değişimin teminatı devlet olacaktır. Bir başka ifade ile 3 ve + cinslerin teminatı olacaktır devlet.”[12]
Bunlar “kadınları şiddetten korumak” gibi saf ve masum bir gerekçeden kaynaklanamaz. Geride “sinsi” bir plan, bir “Büyük Akıl” vardır. Dinimizi, kültürümüzü, aile yapımızı tarumar ederek bizi yutmak isteyen AB ve Batı emperyalizmi:
“İstanbul Sözleşmesi Batı’nın toplum yapısı ve hayat anlayışıyla şekillenmiştir. Türkiye toplumu Batı’dan farklıdır. Huzur ve barışımız için bazı konularda Batılılarla işbirliği yapılabilir; fakat kimliğimizden taviz veremeyiz. Biz, Batı’dakinden daha özgün, insanî değerlerle iç içe, manevî zenginliği olan bir aile ve toplum anlayışına sahibiz. (…) Her işimize burnunu sokan AB’ye haddi bildirilmeli; özellikle aile ve sosyal konulardaki müdahalesi önlenmelidir. Bunlar milletimize özgü özelliklerdir. Bu konudaki kararları bu ülkede yaşayanlar vermeli; mahremiyetimize leke sürülmemelidir.”[13]
“Bu ‘Aileye karşı açılan savaş’ta, BM, AB, herkes vardı. İnanılmaz paralar harcıyorlar. İçeride, MEB, Aile Bakanlığı, DİB, YÖK, bir sürü vakıf, dernek, herkes var! Yeşil Feministler bu işi çok sevdiler. Mecliste bu işler hiçbir sorun yaşanmadan, engellemeyle karşılaşmadan, yönetim yanlısı ya da karşıtı fark etmiyor, el birliği ile hemen yasalaşıyor.”[14]
“Toplumsal cinsiyet eşitliği savunan derneklere ki ülkemizde bunların çoğu din ve devlet düşmanı ve LBGT destekçisidir, sözleşme ile taraflar bunları maddi olarak besleyeceklerine söz vermişler. Anlaşıldığına göre bu din ve devlet düşmanı derneklere sadece Avrupa fonundan değil, bizim cebimizden de para akıtılıyor. Bizim paramızla bize küfrediyorlar. (…) Muhafazakâr ve dindar görünen hükumetimiz de bu sözleşmeye imza atmış. Bu sözleşme iptal olmazsa Avrupa Konseyi belki kadın haklarına aykırı diye Kur’an-ı Kerimden bazı âyetleri çıkarmamızı isteyebilir, sonuçta kabul etmişiz, isteyebilirler.”[15] “Toplumu ifsad etmek için Avrupa Birliğinden fon alan sözde kadın derneklerinin sözleri dinlendi.”[16]
“Toplumsal cinsiyet merkezli inşa edilen İstanbul Sözleşmesi, toplumsal tabanı dikkate alan eleştirilere duyarsız, tek taraflı bir metin görünümündedir. Metin bu hâliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği toplumsal rol beklentisini değersizleştiren, küçük bir grubun değerden arınık rol beklentisini temel değer hâline getiren yeni bir emperyalizm türüdür.”[17]
Son örnek de Diyanet’le bağlantılı olsun. Diyanet Hak ve Adalet Sen’in zinanın suç olması için yasal düzenleme yapılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi için bir imza kampanyası başlattı. İmza metninde, “AB uyum yasaları çerçevesinde zinanın suç olmaktan çıkarılması ve Avrupa Konseyi’nin hazırladığı kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi toplum da manevi yıkıma neden olmuştur. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve zinanın suç sayılması hususunda yasal düzenleme yapılması için Sayın Cumhurbaşkanı’nı ve Meclis’i göreve davet ediyoruz” deniliyor.[18]
“Red cephesi”nin AKP içinden bir kadın direnciyle karşılaşması, üslubun giderek bozulmasına yol açtı. Malum, iktidar partisinin sözleşmenin kotarılıp imzalanmasına katılan ya da destek veren tarafının başında kurucu ve başkan yardımcılığını yürüten Sümeyye Erdoğan’ın patronajı altındaki KADEM var. Yanısıra, grup başkanvekili Özlem Zengin, TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Canan Kalsın, Dilekçe Komisyonu Başkanı Belma Satır gibi AKP’li kadın milletvekilleri,[19] kimi AKP yandaşı kadın yazarlar…
Bu kesim, utangaç bir dille de olsa, Sözleşme’ye sahip çıkan, tabanda yanlış anlaşıldığını savunan açıklamalar yaptılar. Sözleşme yalnıza kadınları değil, aile içinde şiddet gören tüm bireyleri korumayı hedefliyordu; kesinlikle eşcinselliğin meşrulaştırılması gibi bir amacı yoktu, “milli kültürümüz”e, “örf ve adetlerimiz”e ters düşen yönleri varsa, bunlar düzeltilebilirdi…
Bu “maruzatlar” dahi Red’cilerin büyük tepkisiyle karşılaştı, Sözleşme’nin İslâmcı savunucuları “yeşil feministler” olarak damgalanmaktan ve Abdurrahman Dilipak’ın ağzından Sözleşme savunucularına yönelen “Fahişeler” salvosundan nasiplerini almaktan kurtulamadılar. İşin içinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın kızı olmasına karşın… İşin ilginç yanı, Berat Albayrak’ın “mahremiyet”ine yönelik bir ‘taciz’i tüm sosyal medyayı cendereye alan bir yasal düzenlemeyle cezalandıran mercilerin, bu salvolar karşısında büyük ölçüde suskun kalması. En azından kamuoyu önünde…
Hatta AKP’nin Meclis grubu, Red’cilerin basıncına dayanamayarak, Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ağzından, “Nasıl girmişsek, usulüne göre çıkarız,” açıklamasını yapacaktı. Bunun üzerine gözler “en tepe”ye dikildi. Beklenen işmar, gecikmedi: “Bizim için ölçü değildir. İstanbul sözleşmesi nass değildir.”[20]
“Parti içi kavga” ya da değil; “gelenekçi İslâmcılar ile modernist İslâmcılar”ın kapışması, ya da değil; tarikatların-cemaatlerin AKP’yi köşeye sıkıştırması ya da değil… Bunlar önemli değil.
Önemli olan, hergün birkaç kadının eril şiddete kurban gittiği, kadın dövmenin bir çeşit “maço sporuna” dönüştüğü ve vahşetin ölü bedenleri parçalayıp yakarak bidona doldurduğu, üstüne de beton döktüğü bir ortamda, kadın cesetlerinin bu kayıkçı dövüşüne nasıl meze yapılabildiği… Can havliyle polise sığınan kadınların “kocandır, döver de sever de” diye evlerine yollandığı, birkaç gün sonra da yollandıkları evden ölülerinin çıktığı bir iklimde, Sözleşme’ye karşı “toplumsal cinsiyet ibaresiyle insanları cinsiyetsizleştiriyor, eşcinselliği meşrulaştırıyor” gibi “sudan” gerekçelerle savaş açmanın pervasızlığı… “Ailenin birliği, kutsallığı” adına kadınları gözden çıkartan zihniyetin özel yaşamlarımızın derinliklerine sızması… Hoyrat bir efelenmeyle önüne çıkan her engele, hatta engel algısına diş göstermesi…
AKP MYK’sının sözleşmenin kaderini görüşeceği toplantısı ertelendi. Sözleşmenin akıbeti, ölü ya da sakat bırakılmış, tecavüze uğramış, küçücük yaşta tecavüzcüsüyle evlendirilip ebedi bir cehennem yaşamına mahkûm kılınmış kadınların tümüyle dışındaki şeylere bağlı. Örneğin hazretler şu sıralar ülkenin içinde debelendiği ekonomik krizden çıkışta Batılı finans çevrelerinin desteğine önem veriyorsa, olasıdır ki Sözleşme (“Red Cephesi”nin gazını alacak birkaç küçük revizyonla) kalacak. Yok eğer Batı dünyasından topyekûn bir kopuş yeğleniyorsa, İstanbul Sözleşmesi, yüzyüze oldukları şiddete karşı devlete bel bağlayan kadınların son umutlarıyla birlikte, tarihe karışacak ve şiddete uğrayan kadınlara “kocalarının en sevdiği yemeği pişirdikten sonra çay demleyip sakin bir ses tonuyla neden öfkelendiğini sormalarını, ‘bilseydim öyle yapmazdım’ demelerini” salık veren yeni ve “yerli ve milli” bir sözleşmeyle ikame edilecek…
Şu kanaatimi bir kez daha vurgulamama izin verin: Hiçbir sözleşme, kadınların bedensel ve psikolojik bütünlüklerini, onların kendi bedenlerine, emeklerine, kimliklerine ve geleceklerine sahip çıkma kararlılıkları kadar güvence altına alamaz. Bu kararlılık ve özgüven ise ancak, mücadele içinde biçimlenecektir. Kadınlarla erkeklerin eşit, tahakkümsüz, sömürüsüz bir dünyada kendi yaşamlarını özgürce biçimlendirebilecekleri bir dünya kurma mücadelesi içinde.
Bugün sözleşmenin hayata geçirilmesi için sokaklara dökülen kadınlar, bilerek ya da bilmeyerek, bu “yeni” kadın tipini biçimlendiriyorlar. İradesini herhangi bir mercie, yetkeye teslim etmeyen, boyun eğmeyen, kendi yazgılarını ellerine almakta kararlı kadınlar… İyi ki varlar!
N O T L A R
[*] Newroz, Ağustos 2020…
[1] Nilgün Marmara.
[2] Murat Yetkin, “İşte Erdoğan’dan Fesih İsteyen İstanbul Sözleşmesi Raporu”, Yetkin Report, 23 Temmuz 2020.
[3] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[4] “Diyanet’ten Kadınlara Tavsiye: Şiddet Görürseniz Yemek ve Çay Verip Nedenini Sorun!”, 14.07.2020, https://meydan.org/2020/07/14/diyanetten-kadinlara-tavsiye-siddet-gorurseniz-yemek-ve-cay-verip-nedenini-sorun/
[5] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.thabetartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883
[6] “Sözleşme hükümlerinde cinsel yönelim ve cinsel kimliğe yönelik ayrım yapılmaması adına, bu olgular legallik elde etmiştir. LGBTİ örgütleri bu sözleşmeye dayanarak, siyasi iktidarın LGBTİ haklarına dair ifadelerin ve statülerin anayasallaştırılması ve yasallaştırılması konusunda hukuki yükümlülüğü olduğunu ifade etmektedir.” (Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal Edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.5.)
[7] “Diğer taraftan, cinsiyet eşitliği gibi muğlak bir kavramın içine kadın-erkek ilişkileri açısından toplumlarda yaşanan en çarpık örnekleri bir torbanın içine koyup masum bir kılıfla, kadına pozitif ayrımcılık sloganları ile başlatıp toplumsal cinsiyet eşitliği maskesi ile eşcinsellik, biseksüellik gibi hastalıklı ve arızi, sorunlu ve hatta tedavi gerektiren bu eğilimli insanların bu davranışlarını, meşru, normal hatta iyi olarak lanse etme gayretlerine dönüştüğüne tanık oluyoruz.” (Ahmet Gürbüz’ün görüşleri, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile Neyi İmzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/)
[8] Sözleşme, 4. Madde, 3. Bend.
[9] “Bu madde ile cinsel tercih ve istediğin tarafa cinsel yönelimin normal kabul edilip güvence altına alınmış olduğu netleştiriliyor.” (Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189)
[10] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tmakale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi
[11] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[12] Muharrem Balcı’nın görüşü, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile neyi imzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/.
[13] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tmakale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi
[14] Abdurrahman Dilipak, “Dilipak’tan İstanbul Sözleşmesi’ne Tepki: Sözleşme Kadını Kocasına Karşı Koruyor da Erkeği Kadına Karşı Neden Korumuyor?”, https://tr.sputniknews.com/turkiye/201911251040687625-dilipaktan-istanbul-sozlesmesine-tepki/
[15] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tistanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189
[16] Doğru Haber, “İstanbul Sözleşmesi Mağdur Ediyor: Tepki Çok, Çözüm Yok”, https://dogruhaber.com.thabe625952-istanbul-sozlesmesi-magdur-ediyor-tepki-cok-cozum-yok/
[17] Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.1.
[18] “İstanbul Sözleşmesi’nin Feshi İçin İmza Kampanyası Başlatıldı”, https://www.halk54.com/yasam/istanbul-sozlesmesinin-feshi-icin-kampanya-baslatildi-h11007.html
[19] Ayşe Sayın, “AKP’li Kadın Milletvekilleri İstanbul Sözleşmesi’nden Geri Adıma Karşı”, BBC Türkçe, 28 Şubat 2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-51667766.
[20] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.thabetartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883
http://rojnameyanewroz2.com/istanbul-sozlesmesi-sibel-ozbudun-15649.html
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.06 14:21 cicihaliperde Zeytinyağı

Ortalama ömrü 300 ile 400 yıl arasında olan zeytin ağacının, binlerce yıl yaşayan örnekleri de bulunur. Bu özelliğiyle ölümsüz ağaç adı da verilen zeytin ağacı, kendisini yenileyebilmesini sağlayan bileşenlere sahiptir. Zeytin ağacının meyvesi olan zeytin, çeşitli doğal işlemlerden geçirilerek lezzete kavuşturulur ve binlerce yıldır vazgeçilmez bir besin kaynağı olarak kullanılır. Yoğun bir yağ oranına sahip olan zeytinler, aynı zamanda sıkılması yöntemiyle elde edilen zeytinyağına da büyük oranda sahiptir. Zeytinyağı kullanımı ve üretimi bilinen en eski yağlardan biridir. Tarihsel kayıtları ve bulguları 6500 yıl öncesine kadar uzanan zeytinyağı, binlerce yıldır gıdaların tüketiminde veya doğrudan kullanılır. Binlerce yıldır gelişen ve değişen yöntemlere rağmen, zeytinyağının çıkarılması, zeytine uygulanan baskı yoluyla gerçekleşir.

Zeytinyağı Nasıl Üretilir

Zeytinler küçük çekirdekli bol etli veya büyük çekirdekli az etli olmak üzere çeşitli türlere sahiptir. Bu farklılıklar yetişme bölgelerinin iklim koşullarına göre ortaya çıkar. Buna göre sofralık ve sıkmalık olmak üzere, zeytinler kullanım amacına göre sınıflandırılır. Daha yüksek yağ oranına sahip ve yemeye elverişli olmayan zeytinler, zeytinyağı üretiminde kullanılır. Zeytin ağacından hasat dönemlerinde toplanan zeytinler, büyüklüklerine göre sınıflandırılarak ayrılır. Bu ayırma işleminden sonra sıkmak için uygun olan zeytinler, yıkanarak sıkılması amacıyla kullanılan çeşitli tekniklere göre uygulamaya tabii tutulur. Günümüzde soğuk sıkım adı verilen yöntem en yaygın kullanılan yöntemdir.
Zeytinyağı hiçbir katkı bulunmayan ve asit oranı yine daha düşük asit oranına sahip olan zeytinyağının ilave edilmesiyle düşürülen bir yağdır. Benzersiz bir lezzete sahip olan zeytinyağı, aynı zamanda kıvamıyla da hem soğuk ve hem de sıcak yemeklerde kullanılır. En kaliteli ve en sağlıklı yağlar arasında olan zeytinyağları, binlerce yıldır olduğu gibi tüm yemeklere lezzet katmaya devam ediyor. Tüm üretim aşamalarında doğal yöntemler kullanıldığı ve herhangi bir katkı maddesine ihtiyaç duymadığı için, doğal ve katkısız olan zeytinyağları, bu özelliğiyle de sağlığımız eşsiz katkılar sağlar. Soğuk yemekler ve sıcak yemeklerde kullanılması için özel olarak asit değerleri dengelenmiş riviera ve sızma türleriyle kullanıcıya sunulur. Ülkemizin her bölgesinde zeytin ağacı yetişmekle birlikte, Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgelerinde yetişen zeytin ağaçları sofralık ve sıkmalık olarak en verimli olanlarıdır.
Kaynak: https://zeytinana.com/zeytinyagi
submitted by cicihaliperde to u/cicihaliperde [link] [comments]


2020.08.06 13:59 cicihaliperde Yeşil Zeytin

Farklı türlere ve formlara sahip olan zeytinler, sofralarımızın vazgeçilmez lezzetlerinden biridir. Yeşil zeytin kokteyl yeşil zeytin, çizik yeşil zeytin, biberli yeşil zeytin ve kırma yeşil zeytin olmak üzere farklı türlerle kullanıcıların hizmetine sunulur. Her türü için farklı toplanma zamanları olduğu gibi, iri veya küçük çekirdekli olmak üzere farklı zeytin ağacı türlerinden toplanır. Henüz tam olgunlaşmadan önce toplanan zeytinler, yeşil zeytin olabilmesi için 2 ay ile 4 ay arasında değişen süreçler boyunca doğal işlemlerden geçirilir. Toplanmadan hemen sonra boylarına ve türlerine göre ayrılarak yaprak ve saplarından arındırılan zeytinler, özel havuzlarda aylar süren bir bekleme döneminden geçirilir. Bu süreçte tatlandırma özelliğine göre farklı işlemler uygulanır. Su, tuz, limon tuzu ve sirke gibi doğal malzemeler kullanılarak hazırlanan yeşil zeytinler, her öğünde tüketilebilen benzersiz lezzetler olarak kullanıcıların hizmetine sunulur.

Yeşil Zeytin Nasıl Yapılır

Dalından koparıldığında çok acı ve aynı zamanda yenebilir olmayan zeytin, acısının ve içerisinde bulunan asitlerin azaltılması amacıyla su, tuz, sirke gibi yan malzemeler kullanılarak, acılığı giderilen ve lezzetli hale getirildikten sonra tüketilebilen bir gıdadır. Binlerce yıl öncesine kadar uzanan tüketim alışkanlığımız, sadece lezzeti nedeniyle değildir. Eşsiz bir lezzete sahip olan zeytin, aynı zamanda en doğal şifa kaynaklarından da biridir. Sürekli tüketilmesi pek çok hastalığın önlenmesini sağladığı gibi, var olan rahatsızlıkların tedavisi veya semptomlarının azaltılmasında da önemli roller oynar. Yeşil zeytin ağacından henüz olgunlaşmadan önce toplanarak, dinlendirme işlemine tabii tutulur. Bu süreçte acılığı azaltılır ve türüne göre farklı işlemlerden geçirilerek sofralarımıza gelir.
Yeşil zeytin üretiminin tüm aşamalarında doğal yöntemler kullanılır. Yapay tatlandırıcı, renklendirici gibi kimyasallar, tatlandırma sürecinin hiçbir aşamasında kullanılmaz. Bu haliyle doğal ve dalından koparıldığı zamanki mineral ve Vitaminlerini tamamen korur. Havuzlarda dinlendirilen zeytinler, kokteyl, biberli, çizme ve kırık olmak üzere farklı işlemlerden geçirilir ve türüne göre farklı paketleme yöntemleri kullanılarak, uzun bir kullanım ömrüne sahip olması da sağlanır. Her ambalaj türü, zeytinlerin uzun süre sağlıklı bir şekilde tüketilmesini sağlamak üzere özel olarak geliştirilmiştir. Her öğünde tüketilebilen yeşil zeytinler, doğal, sağlıklı ve dengeli bir beslenmenin vazgeçilmez gıdaları arasında yer alır.
Kaynak: https://zeytinana.com/yesil-zeytin
submitted by cicihaliperde to u/cicihaliperde [link] [comments]


2020.07.26 23:51 mahmutgrass Muhalefet

Devrimci olmayacaksın, düzenin köklü bir biçimde değiştirilmesini hedeflemeyeceksin, ama muhalif olacaksın. Bu pek sevilesi bir durum değil. Değil, çünkü bu tür muhalefet “çok partili”, “parlamenter” veya “liberal” sıfatlarıyla anılan demokrasilerde iktidarı tamamlar. Sistemi iktidar ve muhalefet birlikte oluşturur. Öyle olduğu için de, bu tür demokrasilerde denetim kurumlarını, siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını kapsayan, siyasi iktidarın dışındaki koca bir dünya anayasa güvencesi altındadır. Hep birlikte çarkların dengeli biçimde dönmesini temin edecekleri varsayılır… Belki de “varsayılırdı” demeliyim. Zira bugünün dünyasını yönetenler bu kadar teferruattan sıkıldılar. TÜSİAD başkanlık sistemini boşuna istemiyordu. Bütün dünyada lider merkezli, otoriter mekanizmaların egemen olması rastlantı değil. En demokratik zannedilenden en baskıcı görünene uzanan yelpaze bayağı daralmış görünüyor. Boşuna değil bütün bunlar: Krizden! Kâr oranı düşkünü sermaye ayakbağı istemiyor. Dolayısıyla egemen akıl muhalefet kategorisini dışlama eğilimi gösteriyor. Eskisi gibi değil yani. Ama hal böyle diye, düzenin bütünleyicisi olarak tanımlanagelen muhalefet, “varlık nedenim ortadan kaldırılıyor” diye isyan falan etmiyor. İsyan etmek yerine bu yeni koşullarda “misyonumu nasıl yerine getiririm, ne yapar eder yeniden üretirim” sorusunun peşine düşüyor. Erdoğan başkanlık sisteminin en iyisi olduğunu iddia etmediğini, değişikliğe açık olduğunu söyledi ya… Muhalefet atılıyor: “Biz demiştik!” Oysa Cumhurbaşkanı, işler pek iyi gitmediğinden, birinci turda seçilememe veya parlamento çoğunluğunu yitirme risklerini hissediyor olmalı. Derdinin bu olduğunu, çok da araştırmacı veya devrimci olması gerekmeyen aklı başında bir gözlemci, gazeteci veya kafası çalışan biri yakalar. Ama egemen güçlerin, kendisini gereksiz ilan etmesinden ölesiye korkan muhalefet, iktidarın açtığı karta güya hodri meydan demeye getiriyor: “Madem böyle demokratikleşme önerilerimizi masaya koyalım”; yani AKP’yle tartışalım… Kendilerinin de inanmadığı, kendi tabanlarından bir allahın kulunu inandırma ihtimalinin bulunmadığı bu meşgaleye gireceklere kolay gelsin! Veya şöyle… Ayasofya kararının hangi boyutunu ana muhalefetin dert ettiği anlaşıldı. Eğer Atatürk’ün imzasını Osmanlı’nın uyduruk fetih anlayışına dövdürtmek yoluna gidilmeseydi, o tartışmalar açılmadan sadece bir cumhurbaşkanı kararnamesi çıkartılmış olsaydı sorun olmayacakmış! Bir de düzenin üvey muhalefeti var; onlara da bir liberallik oyunu yetermiş. Pazar günleri bir köşesinde Hıristiyanlar dua etse, oldu sana medeniyetler ittifakı, toplumsal barış... Meselenin cumartesiyi de Musevilere, bir diğer zamanı Alevi cemine ayırmakla hallolamayacağını anlamak çok mu zor? Zor değil, AKP’nin laiklik karşıtı bir yobaz enerjiyi açığa çıkartmaktan öte derdi olmadığı, yoksulları namazla doyurmayı denediği ayan beyan ortada… Muhalefetin yaklaşımının nereye varacağı belli oldu. Artık laiklik değil, halının rengi, fresk örtme teknikleri tartışılıyor. Cık cık, hiç yakışmamış, oysa Padişah bilmem kim zamanındaki halılar… Hakikaten, kolay gelsin! Düzenin siyasi partilerinin iktidara gelmelerinde iki yol var. Birincisi egemen güçlerin kuralları tanımlayıp bir fair play’e olanak tanıması: “İyi olan kazansın.” Yani daha fazla para harcayan, reklam yapan, umut dağıtan, ona buna el altından güvence veren… Bu “demokratik” yol bu aralar pek rağbet görmüyor. İkinci yol egemen güçlerin açık veya örtülü desteğine binerek iktidara yürümek. Türkiye’de muhalefet bunu tercih etmiş durumda. Büyük sermayenin kendisini göreve çağırmasını beklemek artık muhalefet stratejisidir. Ana muhalefet liderinin “bir şey yapmaya gerek yok, zaman içinde kendileri çökecek” türünden formüle ettiği strateji başka ne anlama gelebilir ki? Uzatmayayım, düzen muhalefeti demek bir şey yapmamaktır. Bu gidişle AKP’yle seçim sistemini tartıştıklarını zannettikleri bir süre geçirirler, Mecliste kavga falan bile edebilirler. Sonra yapılan haksızlığın hesabını sandıkta soracaklarını ilan ederler. Bu zorlu koşullarda en geniş demokrasi cephesi kurulmalıdır, birlik bozulmamalıdır, oylar bölünmemelidir. Bu gidişle yakın zamanda AKP’ye karşı Erdoğan’la mı, yoksa Erdoğan’a karşı AKP’yle mi ittifak kurulmasının doğru olduğunu tartışmaya başlayacaklar... Bu anlattığım tablo, muhalefete klasik burjuva demokrasilerinde biçilen tamamlayıcı rolün sermayenin gözünden düşmesi üzerine yapılan yeni icattır. Düzen muhalefeti allem etmekte kallem etmekte, siyasi iktidarı tamamlayıp düzenin çarklarını döndürmeye yardımcı olmayı becermektedir.
(İşçi sınıfının işi bu muhalefet zeminine eklenmek değil iktidara aday olmaktır.)
submitted by mahmutgrass to KGBTR [link] [comments]


2020.07.25 10:45 Asusnur GRRM - 1999 Söyleşileri - 3

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır
26 Mayıs 2020
Bu son söyleşi ile beraber, GRRM’in 1999 yılı söyleşileri tamamlandı. 2000 ve 2001 söyleşileri hazırlanıyor. Keyifle okuyun.
Starklara ilham veren şey neydi? Taht Oyunlarındaki Stark hanesi fevkalede idi.
Cevap vermesi zor bir soru. Sanırım bir aile hakkında kitap istedim. Bir sürü roman yazdım ama çoğunlukla kahramanlarımın hep yalnız kişiler olduğunu fark ettim. Onlar hiçbir şeye ya da kimseye bağlı olmayan genç ya da yaşlı insanlardı. Bu yüzden bir aile birimiyle bir kez uğraşmanın ilginç olacağını düşündüm. Ayrıca Kralların Savaşı’nda çok fazla tarihten ilham var ve bunu yaparken çok fazla tarihi roman ve tarih okudum; orta çağ’ın aile birimlerinden etkilendim. Güç, o zaman ailevi bir şeydi. Bu dinamil benim için ilginç görünüyordu ve keşfetmeye de değer.
Serideki bir çok karakteri ve alt grafiği düz tutmayı ve hepsinin hareket kabileyetini sürdürmeyi zor buluyor musunuz?
Evet, bazen zor olabiliyor ama hepsini kafamda düz tutabiliyorum. Bu karakterlerin her biri benim için çok farklı ve farklı seslere sahipler ama şüphe yok ki tüm olayların ve zaman çizgisindeki olay bütünlüğünün birbirinin içine girmesi beni deli ediyor. En uygun uyumu sağlamak için olayları en 90 kere tekrar karıştırıyorum. Umarım sonunda hepsini anlamlı hale getiriyorum.
Çok sevdiğiniz bir karakter var mı?
Kabul etmeliyim ki Tyrion’dan hoşlanıyorum ama elbette o bir kötü adam ama hey, iyi bir kötü adamdan daha iyi bir şey yok.
Büyü, 2. kitapta ilkinden daha fazla rol sahibi. Bu konuda ileride daha fazlasını görecek miyiz?
Bu fantezi romanı, bu yüzden içine biraz büyü katmam gerektiğini düşündüm ama bunu çok dikkatli ele almak istedim. Tolkien’in iyi etki sahibi olduğu noktalardan biri de budur. Orta Dünya’nın sihirli bir dünya olduğunu hissedersiniz ve öyledir de; gizem, merak ve sihir ile dolduur ama baktığınızda çok fazla sihirli sahne de yoktur. Gandalf bir büyücü ama aslında büyülü neler yapıyor? Tolkien daha çok “gizem” kullanmıştır. Sauron asla sahneye çıkmaz, büyük ve kötücül sihirli güçleri olduğunu biliriz ama bunları görmeyiz, ne olduğunu bilmeyiz. Sihrin bütünüyle ele alınması incelikli bir halindedir. Onun orada yaptığını anladığımda bana harika bir seçim yapmış gibi geldi. Sıradan bir yerde bir kasap dükkanına ya da dişçiye gider gibi caddenin köşesindeki büyücünün dükkanına herkes ile beraber gidebiliyorsanız, şaşırtıcılığını kaybeder (Yani sıradanlaşıyor). İlk başta sihrin çok incelikli olacağı ve sonra kitaptan kitaba çıkacağı bir seriyi kasten tasarladım ama her zaman alışılmadık ve şaşırtıcı tutacağım.
Şimdiye kadar seri çok ilgi çekiciydi ama aynı zamanda çok karanlıktı ve bazı ana/büyük karakterler için işler daha da kötüleşecek gibi görünüyor. Çok karanlık olduğundan endişe ediyor musunuz?
Bu konuda biraz endişeliyim, çoğunlukla okuyucuların söylediğini duyduğumda. Ancak öte yandan, eğer sadece düşük bir fantezi istiyorlarsa, onlara bunu verebilecek çok sayıda insan var. Bu tür şeyler yazmakla ilgilenmiyorum. Ayrıca, yapmak istediğim bir şey olan şüpheyi arttırdığını düşünüyorum. Okuyucuya herhangi bir karakterin her an ölebileceği hissini vermek istedim. Bu, eğer (karakterler) tehlikeye girerlerse, umarım okuyucu da orada bir takım tehlikeyi deneyimler. (Sadist herif 🙂 )
Kitaplarda ölen insanlar… seri sonunda hayatta kalan olacak mı? 🙂
Kimse son kitapta hayatta kalmayacak, aslında hepsi 5. kitapta ölecek ve 6. kitap binlerce sayfa boyunca mezarların üzerinde yağan kar tasviri ile geçecek. (kitaplar o zamanlar 6 idi.)
Kralların Çarpışmasının ne kadarı karakter yaratma idi? Doldurmanı gereken büyük bir oyuncu kadrosu var.
Karakter yaratma her zaman bunun büyük bir parçası. Bu kadar büyük bir seri ile gerçekten zor kısmı; her karakteri diğerlerinden unutulmaz ve farklı hale getirmenin yolları ile geliyor. Her POV karakterinin kendi sesine sahip, aynı zamanda kendi destekleyici karakterlere ihtiyacı var. Zor olabilir. Neyse ki karakterlerimi gerçek insanlardan daha iyi hatırlıyorum.
Hem iyi hem kötü karakterleri yazmak bakış açınızı etkiliyor mu? Aralarındaki çizgi bulanıklaşıyor mu?
Bu çizgileri bulanıklaştırmak istiyorum. Siyahların ve beyazların değil gri tonlarına boyamayı seviyorum. Birisi bir zamanlar kötü adamın karşı tarafın kahramanı olduğunu söyledi. Bunu yansıtmak istedim. Pek çok fantezinin karton kesimi olan kötü adamları var. Lord Blackness ya da King Evil ya da Monstrous One ya da daha fazlası. Feh.
Sempatik karakterleri sunma konusunda iyi bir iş çıkarıyorsunuz.
Böyle düşünmene sevindim. Bir POV yazmaya başladığımda sizi o kişinin kafasının içine koymaya çalışıyorum, böylece onunla empati kurabilirsiniz, en azından bölümü okurken.
Onları yazarken hepsiyle eşit olarak empati kuruyor musunuz?
Onları yazarken? Elbette. Sonra POV’ları değiştiriyorum ve tarafları değiştiriyorum. Tabii ki en sevdiğim karakterlerim de var. Tyrion, Arya, Jon. . . ama hepsini seviyorum. Öldürdüklerim bile.
Tyrion hakkında konuşalım. İkinci kitapta gerçekten çiçek açıyor.
Diğer herkesten fazla bölümünün olmasına yardımcı oluyor. GoT’a başladığımda her karakter için aynı sayılarda bölümler istemiştim ama sonra gördüm ki bu pek mümkün değil. Bazıları diğerlerinden daha fazla bölüme sahip olmak zorundaydı. Ned ilk kitapta baskın karakter, ikinci kitapta Tyrion daha baskın. Tyrion ayrıca yazmasını en kolay bulduğum karakter. En zor karakterler Jon ve Dany, hikayeleri ana hikayelerden ayrı ilerlemesi ve bölümlerinin kısmen “sihirli” olmasından kaynaklı. Söylediğim gibi büyünün çok dikkatli bir şekilde ele alınması gerekiyor ( Daha sonraki açıklamalarda en zorlandığı karakterin çocuk ve büyü etkisi yüzünden Bran olduğunu ifade etmişti… Bu açıklamayı 2. kitap bittiğinde yaptı. Yani anladığım kadarıyla “büyülü” kısımları yazmak, onu biraz zora sokuyor ve kitabı yazarken hangi karaktelerde bu etki ağırlıkta ise onları yazarken zorlanıyor ).
Bu kitaplar ince bir çizgide yürüyor - tarih meraklıları için çok büyülü olabilirler ve fantezi meraklıları için yeterince büyülü olmayabilirler. Bu seni endişelendirdi mi?
Elbette endişelendirdi. Daha önce kariyerimde taburelerden düşmüştüm. . . en önemlisi korku hayranları için yeterince korkunç olmayan ya da gizem hayranları için yeterince gizemli olan ARMAGEDDON RAG ile. . . ve rock ‘n’ roll hayranları açıkça kitap okumuyor. . . kimse satın almadı.
Seriye dönelim… Bu kitabın diğer fantezilerden farklı bir yönü var. Burada sonuçların ciddi yankıları oluyor, çoğu fantezilerde bu yok.
Neyse ki BUZ VE ATEŞİN ŞARKISI bu problemi yaşamayacak. Tolkien’den sonraki birçok fanteziler elbette korkunçtu. Müthiş yazarlar var, beni yanlış anlamayın. Tad Williams, Robin Hobb, Ursula K. Le Guin, Jack Vance, Guy Gavriel Kay ve diğerleri fantezi alanında harika çalışmalar yaptı ama birçoğu Yüzüklerin Efendisi’nden tüm iyi şeyleri kaynatmış ve kalanları saklamış gibi okuyor.
Efsaneler ve mitler hakkında konuşalım. Bu kitap, olayların mit ve şarkılar haline gelmesiyle ilgili. Bu şekilde mi tasarladın yoksa çalışma şeklin mi böyle?
İşim her zaman romantizm ve gerçeklik arasındaki - efsane ile efsanenin altında yatan gerginlik arasındaki gerilimi keşfetmekti. Bu tema en kısa hikayelerimde bile var.
Başka sorularla beraber Syrio’nun dönüp dönmeyeceği veya Jaqen ile aynı kişi olup olmadığı soruldu ama bu soruyu görmezden gelerek sadece diğerlerini cevapladı.
Arya ve Jon’un birbirlerini ne kadar çok sevdiğini bizi sondajlayarak okuyucuya bir şey mi söylemeye çalışıyorsun? ( 😍 )
“Okuyucuya bir şey söylemek?” Hayır, ben sadece karakterlerin nasıl hissettiğini bildiriyorum. Tabi ki kitaptaki her şey okuyucuya bir şey söylüyor. ( 😍)
Bay Martin, Rhaegar’ın Lyanna’ya tecavüz ettiği izlenimindeydim. Öyle mi, yoksa aşık mıydılar?
Rhaegar ve Lyanna - bu, daha sonraki kitaplaı beklemesi gereken bir bilgi ama bundan emin değilseniz, memnunum. Yapmak istediğim bir şey de gerçeğin belirsizliğini telkin etmekti. Yani, bir düşünün - kendi dünyamızda, Thomas Jefferson ve Sally Hemmings arasında ya da Bill Clinton ve Paula Jones arasında ne olduğunu bile bilmiyoruz. Rhaegar ve Lyanna’nın gerçeği benzer şekilde bilinmesi zor olabilir. . . bir süre için.
Kral Muhafızları eş ve miras hakkından vazgeçiyor ama Jaime nasıl oluyor da Kaya’nın varisi olabiliyor?
Basit, Tywion bunu reddediyor. Eğer bunu kabul ederse Tyrion’un varisliğini kabul etmek zorunda kalacak ve bunu kabul etmekte zorlanıyor.
Bir sahne veya bölüm için POV’u nasıl seçiyorsunuz? İçgüdü? Kaybedecek en çok karaktere sahip olan karakter? En çok kazanacak? En çok acı çekecek?
Bazı durumlarda, tek bir seçenek vardır. Şimdi, karakterler yaygın bir şekilde etrafa dağıldı. Diğer durumlarda, evet, hangi karakterin bana en potansiyel dramayı verdiğini ön görüyorum. Zor olabilir çünkü etrafta çok fazla gizlilik var. Her karakterin diğerlerinden farklı bilgiler vardır. Ancak duygusal etki kesinlikle ön plandadır.
Sizin için yazması en zor karakter kim? En kolayı? Neden?
En kolayı Tyrion. En zoru Jon ve Dany… ve Bran da zor, bilhassa yaşı yüzünden (geldi bizim Bran da konuya. 🙂).
Tyriek Lannister’a ne olduğunu öğrenecek miyiz?
Evet, sonraki kitaplarda.
Çok fazla seks var. Bazıları nedensiz görünüyor, bazıları hikayeye yardımcı oluyor. Hepsi gerekli mi?
Kitaptaki herhangi bir şeyin “gereksiz” olduğuna katılır mıyım bilmiyorum. Yazmaya çalışırken yapmaya çalıştığım şey okuyucularımı oraya anlatmaktan fazlası; sadece anlatmak yerine hikayeye sokmak. Bunu yapmak için, duyusal girdiye ve birçoğuna ihtiyacınız var - manzaralar ve sesler ve ayrıca duygular, kokular ve tatlar. Birkaç kişi boş bir şiddet olduğunu söylemişti, ama bir savaşın nasıl hissettirdiğini başka nasıl anlayabilirim? Diğerleri gereksiz nedensiz bahsetti ama aynı cevap aklımda belirdi ve bu nedenle, aynı zamanda kıyafetlerin, tariflerin ziyafetinin ve armağanların hanedanların nedensiz-gereksiz betimlenmesiyle de suçlandım.
Bay Martin, Westeros neden Diğerleri ve uzun kıştan etkilenen tek yer gibi görünüyor? Dünyanın diğer kısımları umursamıyor gibi görünüyor.
Westeros etkilenen tek yer değil ama en güçlü şekilde etkilenen yer çünkü o kadar kuzeyde uzanan tek kara kütlesi orada. Diğer kıta ise buz gibi bir kutup denizi ile kuzeye bağlı.
Jon’un yeminlerinden azat edilmesi mümkün olabilir mi?
Büyük konsey, Aemon’u üstat yeminlerinden azat edecekti, bu yüzden mümkün olacağını düşünüyorum. Uygun bir otorite ile.
Aegon veya onun torunları neden ejderhaları göz önüne alındığında Dorne’yi fetih etmediler? İki krallığın orduları kavrulmuş, kuzey diz çöküyor, fırtına kralı öldürüldü, eyrie muhtemelen diz çöküyor, harrenhal bir kömür döndü… Dorne’yi bu kadar özel yapan nedir?
Dorne, dağları tarafından korunuyor ve ayrıca dövüş teknikleriyle de. Aegon ile büyük ordularını getirip savaşmadılar ya da kalelerine kapanıp, delik açmadılar. Bir diğer deyişle gerilla tarzı savaştılar.
Kılıçların Fırtınası ve Ejderhaların Dansı arasında beş yıllık bir atlama olmasından bahsedildi. Sanırım amaç Dany’nin ejderhalarının büyümesi? Başka bir sebep var mı?
Ejderhalar ve çocuklar! Bu hikayeye başladığımda 12, 10 ya da 8 yaşındaki çocuklar hakkında binlerce sayfa yazmak istemedim. Arya, Sansa ve Bran’ı biraz daha yaşlandırmam gerekiyor yoksa delireceğim! Ve Rickon’ı da. Üç yaşındaki bir çocuğun POV’unu yazmaya bile çalışmadım ama biraz daha büyüdüğünde o ve Tüylüköpek hikayeye geri dönecek.
Targaryenlar ejderhalarına bağlandıklarında ateşe karşı bir bağışıklık kazanırlar mı?
Bunu sorduğuna sevindim. Onlar bağışık değil, Dany’nin olayı sadece bir kereliğe mahsus mucizevi bir olaydır. Ateşe girip canlı çıktığı için ona “yanmayan” denir ama kardeşi erimiş altına bağışık değildir sanırım.
Ashara’nın menekşe gözlerine vurgu yapılarak Dayne’lerin Targaryen gibi Valyria ile bağı olup olmadığı sorusu soruldu, nasıl bu renklere sahipler vs…
Bir çok İsveçlinin mavi gözleri vardır ama her mavi gözlü İsveçli değildir, aynı mantık Westeros için de geçerli (Yani Valyriakökenli değil ya da Targaryen kan bağı ile ilgili bir şey değil). Ailenin köklerini görmek için isimler yardımcı olabilir. İlk İnsanlar genelde kısa ve basit isimlere sahiptir; Stark, Reed, Flint gibi. Valyria genelde “ae” kullanımı yaygındır. Andallar… pekala, ne Stark ne Targ, mantıklıysa. Lannister, Arryn, Tyrell. Elbette binlerce yıllık melezlenme olduğunu ve kimsenin sad İlk İnsan ya da Andal olmadığını bilmelisiniz. ( @DaenaTargaryenn sana mı demiştim başlık açayım senin için bu konuda? Cevabı burada, bu yüzden açmaya gerek yok sanırım. 😜)
Buz ve Ateşin Şarkısı ne anlama geliyor? Bazıları bunun Ötekilere ve Ejderhalara atıf olduğunu düşünürlerken bazıları karakterlere atıf olduğunu düşünüyor, popüler isim Jon. Herhangi bir yorum?
Bu konuda bir yorumum yok ama birkaç manaya gelen isimlerle tanınıyorum.
Yüzler Adasındaki yeşil adamlar hakkında bir şey görecek miyiz ya da duyacak mıyız? Sorusuna, sonraki kitaplarda diye cevap verdi.
Bitti.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.16 23:54 ysrksk amway

ARTISTRY

Evde cilt bakımı yapacağınız günlerde, kendinizi ARTISTRY Signature Select™ Maskeleri ile şımartın.ARTISTRY STUDIO™ ile New York, Paris ve Bangkok’a uzanan muhteşem görünümler yarattınız. Güzellik yolculuğunuzu güvenle sürdürün ve Artistry Signature Select Maskeleri ile cildinizin kusursuzluğunu koruyun.ARTISTRY™ cilt bakımı uzmanları cilt bakımının eğlenceli yanını yeniden keşfetmenize yardımcı olmak için sürdürülebilir NUTRIWAY™ bitkisel bileşenlerini beş muhteşem maskeye mükemmel bir şekilde entegre ettiler.
submitted by ysrksk to u/ysrksk [link] [comments]


2020.07.14 14:00 ariston-servisi Denizli Özel Arçelik Servisi 0850 333 15 52

Denizli Özel Arçelik Servisi 0850 333 15 52
Teknik servis sektörü oldukça geniş bir sektördür.Araba tamirinden telefon tamirine kadar uzanan bu geniş sektörün istidham oranı ise oldukça yüksektir.
Biz ise Denizli Teknik Servisi olarak beyaz eşya klima teknolojileri alanında hizmet veren bir firmayız.Yıllardan bu yana bu sektördeyiz ve gelişen servis tecrübemiz ile her geçen gün teknik servis ağımızı genişletmeyi amaçlıyoruz.
Sadece servis ağımızı genişletmekle kalmıyor aynı zamanda uzman personellerimizi ise her geçen gün müşteri ilişkileri ve müşteri ilişkileri yönetimi , teknik servis konusunda temel konularda bilinçlendiriyoruz.Bu sayede müşterilerimizi sadece bir ticari kazanç olarak görmüyor onları en iyi servis hizmeti ile buluşturmayı hedefliyoruz.
2020 yılı itibariyle bulaşık makinesi,çamaşır makinesi,klima ve buzdolaplarında garantisi sona ermiş ürünlerinizde tamir ve bakım yapıyor ve değişim yapacağımız herhangi bir parça olursa parça kapsamında da firma olarak 1 yıl garanti sunuyoruz.Tabi sadece beyaz eşya ve klima alanıyla da sınırlı kalmıyoruz.Televizyon alanında başladığımız çalışmalarla şu anda Denizli ve çevresinde servis ağımızı genişletiyoruz.
Teknik servis tecrübemiz 1980'li yıllardan bu yana devam etmekdir.O yüzden bu sektörde iki üç yılın soluğunu değil yılların birikimini sırtımızda taşıyoruz.Sadece işimizin teknik kısmına odaklanmıyor işimizde müşteri ilişkileri ve yönetimine de oldukça önem veriyoruz.Günümüz teknoloji çağı iken yeniliklere ayak uyduruyor sektörümüze yeni soluklar getirmeye çalışıyoruz.Mesela randevulu servis anlayışımız ile bizim mesai saatlerimiz dahilinde biz size saat vermiyoruz.Hizmet almak istediğiniz saati siz seçiyorsunuz bizler o iki saat aralığında cihazınızı arıza tespiti için ziyaret ediyoruz.
Ekonomik çözümlerle de tüketicimizin yanında olmak istiyoruz.Bunun için birçok parça varyasyonu tercih ediyoruz.Bu sayede sizleri tek seçenekle baş başa bırakmıyor sizlere en uygun tamir ve bakım yöntemlerini sunuyoruz.Aynı zamanda özel servis statüsünde Arçelik elektrikli ev aletlerinize Denizli Arçelik Servisi olarak teknik servis olanağı sunuyoruz.
Servis yoğunluğumuza bağlı olarak servis verdiğimiz kırsal bölgelere aynı gün teknik olanak sunamasak da bunun için çabalıyor ve servis araçlarımızı arttırmayı hedefleyerek Denizli'nin tüm bölgelerine ulaşmayı hedefliyoruz.
Teknik destek bölümümüzü sadece hayatın içinde tutmuyoruz aynı zamanda internet ortamına taşıyoruz.Bu sayede sizlere online platformlardan da hizmet sunuyor bizlere her yerden ulaşmanızı sağlıyoruz.
2020 yılında istatiksel verilere göre geçen 2017-2018-2019 yıllarına oranla servis kapasitemizi %78 arttırarak Denizli'de daha çok müşteriye ulaştık! Özverili çalışmalarımız sonucunda edindiğimiz verilere göre her geçen yıl servis kapasitemizi arttırarak sizlere daha iyi hizmet sunmayı hedefliyor ve bunun için çok çalışıyoruz.
Peki hangi markalara hizmet sunuyoruz ?
Öncelikle elektrikli ev aletleri markalarından parçası halen üretilen ve tamiri mümkün olan tüm elektrikli ev aletleri markalarına hizmet sunuyoruz.Model ve marka fark etmeksizin sunduğumuz hizmetlerde de daha önce bahsettiğimiz gibi 1 yıl garantili servis hizmeti sağlıyoruz.
Kurumsal servis anlayışını özel servise yansıtmayı hedef edinmiş firmamız kredi kartı ile ödeme kolaylığı gibi birçok konuda sizlere yardımcı olmakta sayısız avantajlar ve kampanyalarıyla sizlerin karşısına çıkmaktadır.Her geçen gün gelişen servisimiz misyon ve vizyonlarını "müşteri memnuniyetini maksimum seviyeye çıkarmak" anlayışı ile şekillendirmektedir.
Enerji verimliliğinin öneminin farkında olan servisimiz tüketicilere daha az enerji kullanılarak nasıl cihazımızı daha verimli kullanılacağı hakkında gerekli bilgilendirmeleri de yapmaktadır.Günümüzün en büyük sorunlarından olan enerji kullanımı konusunda en büyük görevlerden birisi ise enerji kullanılarak çalıştırılan cihazların tüketicilerine düşmektedir.Bu konuda teknik servis olarak müşterilerimizi bilgilendirmekteyiz.
Eğer Denizli'de ikamet ediyorsanız ve satış sonrası garantisi sona ermiş ürününüz için tamir veya bakım hizmeti almak istiyorsanız bizlere iletişim bilgilerimizde yer alan telefon numaralarımızdan elektronik posta adreslerimizden ulaşabilirsiniz.

Denizli Beyaz Eşya Klima Teknik Servisi
Web Sayfamız : https://www.denizliservisi-tr.com/denizli+arcelik+servisi.html
Bilgilendirme : Firmamız sektöründe kurulduğu günden bugüne Özel Servis olarak hizmet vermektedir.Sitemizde ve burada veya duyurularımızda ismi geçen logo ve marka ilgili firmanın tescilli markasıdır.
submitted by ariston-servisi to u/ariston-servisi [link] [comments]


2020.07.12 16:27 cicihaliperde Az Tuzlu Zeytin - Tuzsuz Zeytin

Az Tuzlu Zeytin - Tuzsuz Zeytin

Binlerce yıla uzanan ömürleriyle doğanın mucizelerinden biri olan zeytin ağacının meyvesi zeytin, uzun bir fermantasyon süreci sonucunda sofralarımıza gelir. Farklı boy, tür ve fermantasyon sürecinin farklı şekilde tamamlanması sonucunda, sofralarımızda çok çeşitli türlerini kullanabiliriz. Az tuzlu zeytin, dalında siyahlaştıktan sonra özenli bir şekilde toplanan, ardından 6 ile 8 aya uzanan bir fermente aşamasından geçirilerek hazırlanır. Tuz oranı azaltılmış olan zeytinler, damak zevkine göre özel bir tür olarak hazırlanır. İnce kabuklu ve küçük çekirdeklere sahip olan bu zeytin türü, her öğünde lezzet ve şifa kaynağı olarak tüketilebilecek şekilde özel olarak hazırlanır.

Az Tuzlu Zeytin Nasıl Yapılır

Tuzsuz zeytin hazırlanırken, tuz azaltma ve doğal fermantasyon süreci işlemlerine tabii tutulur. Herhangi bir kimyasal süreçten geçmeden gerçekleştirilen bu fermantasyon süreci, 6 ile 8 aya uzanabilen bir süre boyunca gerçekleşir. Zeytinlerin yenebilir hale gelmesi amacıyla asit düzeyinin düşürülmesi ve acılığının giderilmesi gerekir. Bunun için özel ortamlarda ışık almadan bekletilmeleri gerekir. Bu süreç içerisinde kullanılan tuz oranına paralel bir şekilde az tuzlu olarak hazırlanır. Her yaş grubundan kişinin tüketmesi amacıyla hazırlanan çeşitli zeytin türlerinden biri olan az tuzlu zeytinler, insan sağlığına son derece büyük katkılar sağlayabilen bir üründür.

Az Tuzlu Zeytinin Faydaları

Zeytin yoğun olarak kahvaltılık olarak tüketilmekle birlikte, her öğünde tüketimi mümkündür. Çeşitli yemeklerin yanında garnitür olarak ta tercih edilen zeytin, sağlığımız açısından benzersiz katkılar sağlayan bir besindir. Her yaş grubunun ihtiyacı olan birçok mineral ve vitamini barındıran zeytin, kardiyovasküler sistemimiz başta olmak üzere, vücudumuzun daha sağlıklı ve dengeli bir şekilde çalışmasında büyük bir katkı sağlar. Tuzsuz zeytin, damak zevkine göre tuzu daha az tercih edilen kişilerin yanında, çeşitli nedenlerle tuzu daha az tüketmesi gereken kişiler için özenle hazırlanır. Hazırlama aşamasında herhangi bir yapay işleme tabii tutulmaz. Tamamen doğal fermente süreci sayesinde, mahsulün kalitesi ve lezzeti ortaya çıkarılarak kullanıcıların hizmetine sunulur. Benzersiz lezzetinin yanı sıra, sağlığımıza faydalarıyla zeytin tüketimini sürekli gerçekleştirmemiz önemlidir. Tuz oranı düşük bu zeytin türüyle, kahvaltılarınız ve diğer tüm öğünleriniz artık daha lezzetli olacak.
Kaynak : https://zeytinana.com/tuzsuz-zeytin
submitted by cicihaliperde to u/cicihaliperde [link] [comments]


2020.07.07 01:20 clockworkapplejuice Geceye pişmanlıklarınızı bırakın

Lisedeyken içtiğim sigaraları havalandırma boşluğundan atıyordum. Zamanla büyük bir alışkanlık haline geldi ve paketlerine kadar havalandırmadan atar oldum. Sınava çalışmam için anneannemin boş dairesini bana bırakmışlardı fakat dairede çok sık işleri oluyordu. O yüzden izmaritlerden ve paketlerden çabuk kurtulmam gerekiyordu. İki sene sonra üşengeçliğim yüzünden attığım izmaritler binleri geçmişti. Sıcak havaların basmasıyla birlikte izmarit kokusu en alt kattan en üst kata kadar her yeri sardı. En sonunda birileri kokunun havalandırmadan geldiğini anladı. Ben de kolları sıvadım ve üç beş paket ve on on beş tane izmarit aldım elime. Havalandırmaya sandalye ile çıkıp paketleri ve izmaritleri titizlikle bir üst kata doğru uzanan tuğlalara yerleştirdim. Böylece çöpü yukarıda oturan kuzenlerim atmış gibi bir hava yaratacaktım. Kokunun kaynağını bulmak için en alt kattaki havalandırmayı açtılar ve adeta belediye çöplüğüne dönen zemini gördüler. Olayın sorumlusunu araştırmak için gittiği yere kadar izmaritleri takip ettiler ve kuzenlerimi buldular. Her ne kadar suçsuz da olsalar ellerinde kanıt vardı ve iki kuzenimin de ağzına sıçtılar. Üç ay boyunca deli gibi çalıştılar, harçlık almadılar vs. Ve onlara cehennemi yaşattım. Vicdanım sızlasa bile, benim yaptığımı söylediğimde olayın bana büyük patlayacak olması nedeniyle içime attım.
submitted by clockworkapplejuice to KGBTR [link] [comments]


2020.06.22 02:50 karanotlar Walter Benjamin: İktidar sahipleri, daha önce galip gelenlerin mirasçılarıdırlar

Walter Benjamin: İktidar sahipleri, daha önce galip gelenlerin mirasçılarıdırlar
https://preview.redd.it/pcgwb72ezc651.jpg?width=135&format=pjpg&auto=webp&s=0aaef46ee09bf3ca7a4d411594e9d334377b930c
Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarih sel bir kural saymalarıdır.
Tarih Kavramı Üzerine: “Gerçek bizden kaçmayacaktır”
I Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla otururmuş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakılırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağlamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde artık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilmeyen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir.
II “insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri”, der Lotze, “… bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksulluğudur.” Bu düşüncenin götürdüğü sonuç, içimizde oluşturduğumuz mutluluk tasarımının tümüyle belli bir zaman parçasının, yani kendi varlığımızın akışının bizim için yalnızca bir kez öngörmüş olduğu zaman parçasının rengini taşıdığıdır, içimizde kıskançlık uyandırabilecek mutluluk, yalnızca soluduğumuz havada vardır, konuşmuş olabileceğimiz insanlarla, bize kendilerini vermiş olabilecek kadınlarla söz konusudur. Başka deyişle, mutluluk tasarımı içersinde, kaçınılmaz olarak, bir tür ilahi kurtuluşun titreşimleri de vardır. Tarihin konu edindiği, geçmişe ilişkin tasarım için de bu, böyledir. Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık susmuş olanların yankısı da yok mudur? Kur yaptığımız kadınların hiçbir zaman tanıyamadıkları kız kardeşleri olmamış mıdır? Böy- leyse eğer, o zaman geçmiş kuşaklarla bizimkisi arasında gizli bir anlaşma var demektir. O zaman demektir ki, bizler bu dünyada beklenmişiz. O zaman, bizden önceki her kuşağa olduğu gibi bize de zayıf bir Mesih gücü verilmiştir ve bu güç üzerinde geçmişin de hakkı vardır. Bu, bedeli ucuz ödenebilecek bir hak değildir. Tarihsel maddeci, bunu bilir.
III Olayları, aralarında büyük ve küçük ayrımı gütmeksizin anlatan vakanüvis, bir kez olmuş hiçbir şeyin tarih açısından yitip gitmiş sayılamayacağı gerçeği doğrultusunda davranmış olur. Doğal olarak, ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen, şudur: Ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılanabilir nitelik kazanmıştır. Yaşanmış anlarından her biri, gündemdeki bir alıntıya dönüşmüştür – mahşer gününün gündeminde olan bir alıntı.
IV Önce yiyeceğinizi ve giyeceğinizi ararsanız eğer, cennetin kapıları önünüzde kendiliğinden açılacaktır. HEGEL, 1807
Marx’ın öğretisi doğrultusunda eğitilmiş bir tarihçinin sürekli göz önünde bulundurduğu sınıf kavgası, ilkel ve maddi şeyler uğruna, başka deyişle inceliğin ve tinselliğin onlarsız düşünülemeyeceği şeyler uğruna yapılan kavgadır. Bununla birlikte inceliğin ve tinselliğin sınıf kavgası içersindeki varlıkları, zaferi kazanana düşecek bir ganimet tasarımından farklıdır. Sözü edilen kavga içersinde bunlar, geleceğe güven duygusu ve yüreklilik olarak, mizah duygusu, kurnazlık, yılmakbilmezlik olarak canlıdırlar ve geride kalmış uzak zamanları da etkilerler. Bunlar, iktidar sahiplerinin her zaferini sürekli olarak yeniden sorgulayacaklardır. Tıpkı çiçeklerin başlarını güneşe çevirmeleri gibi, geçmiş de, gizli bir güneşe yönelimin etkisiyle, tarihin göklerinde bugün yükselmekte olan güneşe dönmek çabasındadır. Tarihsel maddeci, değişimlerin bu en göze çarpmayanını anlamak zorundadır.
V Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider. Geçmiş, ancak göze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir. “Gerçek bizden kaçmayacaktır.” – Gottfried Keller’e ait olan bu söz, tarihselciliğin kendi tarih anlayışı içersinde tarihsel maddeciliğe yenik düştüğü noktayı tam olarak göstermektedir. Çünkü bura da, geçmişte kendisinin de düşünülmüş olduğunun bilincine varmayan her şimdiki zaman’la birlikte, bir daha geri getirilme si olanaksız biçimde yitip gitme tehlikesiyle karşılaşan bir görüntünün varlığı söz konusudur. Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ‘’gerçekte nasıl olduysa, öyle” bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike anında parlayıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirmek demektir. Tarihsel maddecilik için önemli olan, geçmişe ilişkin bir görüntüyü, tehlike anında tarihsel özneye ansızın gözüktüğü biçimiyle korumaktır. Tehlike, hem geleneğin varlığına, hem de o geleneğin seslendiklerine yöneliktir. İkisi için de aynı tehlike, yani kendini egemen sınıfların bir aracı kılma tehlikesi vardır. Her çağda yapılması gereken, geleneği, onu alt etmek üzere olan konformizmin elinden bir kez daha kurtarmak için çaba harcamaktır. Çünkü Mesih, yalnız kurtarıcı olarak gelmez; şeytanı alt eden sıfatını da taşır. Geçmişteki umut kıvılcımını körükleyerek tutuşturma yeteneği, yalnızca geçmişi özümsemiş tarihçide bulunabilir; düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaklardır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir.
VI Acıların yankılandığı bu vadideki karanlığı ve büyük soğuğu düşün. BRECHT, Üç Kuruşluk Opera
Fustel de Coulanges, geçmiş bir dönemi yeniden kafasında canlandırmak isteyen tarihçiye, tarihin o dönemden sonraki akışına ilişkin tüm bildiklerini düşüncelerinden uzaklaştırmasını öğütler. Tarihsel maddeciliğin ilişkilerini kestiği yöntemi bundan daha iyi belirleyebilmek, olanaksızdır. Bu, bir özdeşleyim yöntemidir. Bunun kaynağı, yüreğin üşengeçliğidir, acedia’dır (umursamazlık); bu üşengeçlik, yalnızca bir an için parlayıveren gerçek tarihsel görüntünün üzerinde egemenlik kurulmasında duraklamaya yol açar. Ortaçağın tanrıbilimcileri, bu yürek üşengeçliğini hüznün gerçek kaynağı sayarlardı. Bu hüzünle tanışmış olan Flaubert, şöyle yazar: “Kartaca’yı yeniden canlandırabilmek için ne kadar hüzne katlanmak gerektiğini pek az kimse kestirebilir.” Tarihselciliği izleyen tarihçinin aslında kiminle özdeşleştiği sorulduğu takdirde, bu hüznün doğası açıklık kazanır. Sorunun yanıtı, kaçınılmaz olarak galip gelenle özdeşleşildiğidir. Gelgelelim belli bir dönemin iktidar sahipleri, daha önceki bütün galiplerin mirasçılarıdırlar. Bu durumda galip gelenle özdeşleşme, her zaman tüm iktidar sahiplerinin işine yaramaktadır. Bu söylenenler, tarihsel maddeci için yeterlidir. Bugüne değin zafer kazanmış kim varsa, bugün iktidarda olanları bugün yere serilmiş olanların üstünden geçiren zafer alayıyla birlikte yürümektedir. Savaş ganimeti de, âdet olduğu üzere, bu zafer alayıyla birlikte taşınmaktadır. Bu ganimet, kültür varlıkları diye adlandırılmaktadır. Tarihsel maddeci, bunları arada bir uzaklık bırakarak izleyen gözlemci kimliğindedir. Çünkü önünde kültür varlıkları diye gördüklerinin hepsi, insanın tüyleri ürpermeksizin düşünemeyeceği bir kaynaktan gelmektedir. Bunlar varlıklarını, yalnızca onları yaratan dehalara değil, ama aynı zamanda o dehaların çağdaşlarının adı anılmayan angaryalarına borçludur. Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliğini taşımasın. Böyle bir belge nasıl barbarlıktan arınmış değilse, belgenin kuşaktan kuşağa geçişini sağlayan gelenek süreci de barbarlıktan uzak sayılamaz. Bundan ötürü tarihsel maddeci, sözü edilen gelenekten olabildiğince uzaklaşır. “Tarihin tüylerini tersine fırçalamayı”, kendisi için görev sayar.
VII Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarih sel bir kural saymalarıdır. Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturamaz.
VIII Uçmaya hazırdır kanatlarım dönmek isterdim elbet geriye çünkü o zaman canlı olarak bile kalsaydım azalırdı şansım yine de. GERHARD SCHOLEM, Angelus’tan Selam
Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.
IX Manastır kurallarınca, rahipler üzerinde derin düşüncelere dalsınlar diye saptadıkları konuların görevi, rahipleri dünyadan ve dünyada olup bitenlerden uzaklaştırmaktı. Burada izlediğimiz düşünce biçimi de benzer bir amaçtan kaynaklanmıştır. Faşizmin karşıtlarının, umut bağladıkları politikacıların yere serildikleri ve yenilgilerini, kendi davalarına ihanet ederek, daha da pekiştirdikleri bir anda bu düşünce biçiminin amacı, politika dünyasını bu hainlerin ağzından kurtarmaktır. Gözlerimizin çıkış noktası, bu politikacıların ilerlemeye olan körü körüne inançlarının, kendi “kitle temellerine” duydukları güvenin ve son olarak da kendilerini tam bir köle tutumuyla, denetlenmesi olanaksız bir aygıtın dişlilerine dönüştürmelerinin, aynı şeyin üç ayrı yönünü oluşturduğudur. Bu gözlem, sözü edilen politikacıların savunmayı sürdürdükleri düşünceyle her türlü ortaklıktan kaçınan bir tarih anlayışının, bizim alışılmış düşünce biçimimize ne denli pahalıya patlayacağı konusunda bir fikir vermeye çalışmaktadır.
X Başlangıçtan bu yana sosyal demokraside var olan konformizm, sosyal demokrasinin yalnız siyasi taktiklerine değil, ama ekonomik düşüncelerine de bulaşmıştır. Bu konformizm, daha sonraki çöküşün nedenlerinden biridir. Hiçbir şey Alman işçi sınıfını, kendisinin de akıntıyla birlikte yüzdüğü düşüncesi kadar yozlaştırmamıştır. Bu sınıf, teknik gelişmeyi birlikte yüzdüğü akıntının bir çavlanı saydı. Buradan, teknik ilerlemeye götürdüğü söylenen fabrika çalışmasının siyasal bir edim olduğu yanılsamasına uzanan yol, artık yalnızca bir adımlıktı. Eski Protestan çalışma ahlâkı, Alman işçi sınıfı saflarında, laik bir görünüm içersinde dirilişini kutlamaktaydı. Gotha Programı, bu kargaşanın izlerini taşımaya başlamıştır bile. Bu program, emeği “tüm zenginliğin ve kültürün kaynağı” diye tanımlar. Kötü bir şeyler sezen Marx, buna verdiği yanıtta, çalışma gücünden başkaca mülkü bulunmayan insanoğlunun “zorunlu olarak, kendilerini mülk sahibi konumuna getirmiş… öteki insanların kölesi olacağını” söylemiştir. Ama kargaşa, bundan etkilenmeksizin yaygınlaşmayı sürdürdü ve kısa süre sonra Josef Dietzgen, şunu ilan etti: “Emek, yeniçağın Mesihinin adıdır… Zenginlik… emeğin geliştirilmesidir ve bu zenginlik, şimdiye kadar hiçbir kurtarıcının başaramadığını başarabilir.” Emeğin ne olduğuna ilişkin bu ilkel-Marksist kavram, çalışanların, bu çalışmanın ürününü denetleyemedikleri sürece, ondan nasıl yararlanabilecekleri sorusu üzerinde fazla durmaz. Bu kavram toplumsal gerilemeleri değil, yalnızca doğaya egemen olma yolunda atılan adımları gerçek diye benimsemek ister. Sonradan faşizmin çatısı altında ortaya çıkacak olan teknokrat çizgiler, bu kavram içersinde belirginleşmiştir. Bu çizgilerden biri de, 1848 Devrimi’nden önceki sosyalist ütopyaların doğa kavramıyla gelecek için hiç de iyi şeyler vaat etmeyen bir farklılık sergileyen doğa kavramıdır. Yeni anlayışa göre emek, doğanın sömürülmesi amacına yöneliktir; bu durum naif bir tatmin duygusuyla, emekçi sınıfın sömürülmesiyle karşılaştırılır. Fourier gibi biriyle alay edilmesine malzeme sağlamış fantaziler, bu pozitivist anlayışla karşılaştırıldığında şaşırtıcı biçimde sağlıklı gözükmektedir. Fourier’ye göre iyi bir yapıya kavuşturulmuş toplumsal emeğin sonucunda dünyamızın gecesi, dört ay tarafından aydınlatılacak, kutuplardaki buzlar geri çekilecek, denizin suyu artık tuzlu bir tat taşımayacak ve vahşi hayvanlar insanların hizmetine gireceklerdi. Bütün bunlar, doğayı sömürmek şöyle dursun, olası yaratılar niteliğiyle o doğanın kucağında uyuklayanları uyandırabilecek bir emeği sergilemektedir. Yozlaşmış bir emek kavramının çerçevesine, onun tamamlayıcısı olarak, Dietzgen’in deyişiyle “bedavadan var olan” doğa da girer.
XI Tarihi gereksiniyoruz, ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir biçimde. NIETZSCHE, Tarihin Yaşam için Yararı ve Zararı Üzerine.
Tarihsel bilginin öznesi, kavga eden, ezilen sınıfın kendisidir. Marx’ta bu sınıf, özgürlük hareketini kuşaklar boyunca ezilmiş olanlar adına tamamlayan, öz alan, köleleştirilmiş son sınıf olarak ortaya çıkar. “Spartaküs Hareketi”yle kısa süre için bir kez daha gerçeklik kazanacak olan bu bilinç, sosyal demokrasiye eskiden beri itici gelmiştir. Sosyal demokrasi otuz yıllık bir süre içersinde, bir önceki yüzyılı yerinden oynatmış olan bir adı, bir Blanqui’nin adını neredeyse tümüyle silmeyi başardı. İşçi sınıfına gelecek kuşakların kurtarıcısı rolünü yükleyerek, kendini öne çıkarmayı yeğledi. Böylece bu sınıfın en büyük güç kaynağını kurutmuş oldu. İşçi sınıfı bu okulda hem nefreti, hem de özveri istencini unuttu. Çünkü bunların ikisi de özgürlüğüne kavuşmuş torunlar idealiyle değil, ama köleleştirilmiş ataların imgesiyle beslenir.
XII Davamız her geçen gün daha netleşiyor ve halk daha da akıllanıyor. JOSEF DIETZGEN, Sosyal Demokrat Felsefe.
Sosyal demokrat kuram ve ondan daha ileri ölçüde olmak üzere, sosyal demokrat uygulama, gerçekliği temel almayan, dogmatik bir istemle ortaya çıkan bir ilerleme kavramınca belirlenmişti. Sosyal demokratların kafalarındaki biçimiyle ilerleme, önce insanlığın (yalnızca becerilerinin ve bilgilerinin değil) kendisinin ilerlemesiydi. ikinci olarak (insanlığın yetkinleşme konusundaki sınırsızlığı doğrultusunda), sonu hiç gelmeyecek bir ilerlemeydi. Üçüncü olarak da ilerleme (kendiliğinden gelişen, düz ya da sarmal bir yörüngeyi izleyen), aslında engellenemez bir hareket sayılmıştır. Bu önermelerin tümü de tartışmalıdır ve eleştiriye düşen, bütün bu önermelerin arkasına çekilmek, hepsinde ortak olan üzerinde yoğunlaşmaktır. Tarihte insan soyunun ilerlemesine ilişkin bir tasarım, insanlığın bağdaşık nitelikte ve boş bir zamandan geçerek gelişen ilerlemesi tasarımından kopuk olarak düşünülemez. Bu ilerleyiş tasarımının eleştirisi, bir bütün olarak ilerlemenin eleştirisinin temellerini oluşturmak zorundadır.
XIII Hedef, kaynaktır. KARL KRAUS, Worte in Versen I
Tarih, yerini bağdaşık ve boş zamanın değil, ama şimdiki zamanın oluşturduğu bir kurgulamanın nesnesidir. Örneğin Robespierre’e göre Roma. şimdi ile dolu olan ve kendisinin tarihin akışı içersinden zorla koparıp aldığı bir geçmişti. Fransız Devrimi, kendini geri dönmüş bir Roma sayıyordu. Eski Roma’yı, tıpkı modanın geçmişe karışmış bir giysiyi alıntılaması gibi alıntılıyordu. Moda, geçmişin çalılıkları arasında dolanıp duran güncel’in kokusunu alma yeteneğine sahiptir. Başka deyişle moda, geçmişe atlayan bir kaplan gibidir. Yalnız bu atlayış, egemen sınıfların buyruğundaki bir arenada gerçekleşir. Aynı atlayış, tarihin gökkubbesi altında, Marx’ın devrim olarak anladığı diyalektik hamledir.
XIV Tarihin akışım parçalama bilinci, eyleme geçtikleri anda devrimci sınıflara özgü olan bir bilinçtir. Büyük Fransız Devrimi, yeni bir takvim yürürlüğe koymuştu. Bu takvimin başlangıcını oluşturan gün, bir hızlı çekimin işlevini görür. Bayram günleri, yıldönümleri olarak sürekli geri dönen, aslında ise hep aynı kalan günlerdir. Demek ki takvimler, zamanı saatler gibi ölçmez. Takvimler, yüz yıldan bu yana Avrupa’da artık sanki izi bile kalmamış olan bir tarih bilincinin anıtlarıdır. Temmuz Devrimi sırasında bile bu bilinci sergileyen bir olay olmuştu, ilk savaş” gününün akşamı gelip çattığında, Paris’in çeşitli bölgelerinde birbirinden bağımsız olarak, kulelerdeki saatlere nişan alındığı görüldü. Kehanet gücünü belki de uyağa borçlu olan bir görgü tanığı, o sıralarda şunları yazmıştı: Qui le croirait! on dit qu’irrités contre l’heure De nouveaux Josués, au pied de chaque tour, Tiraient sur les cadrans pour arrêter le jour. (Kim inanırdı! Derler ki, zamana karşı öfkeli Yeni Yaşua’lar gelip dikildi her kulenin dibinde Ve asıldılar akrebe yelkovana saat dursun diye.)
XV Tarihsel maddeci, geçiş dönemi olmayan, ama içersinde zamanın durmuş olduğu bir şimdiki zaman kavramından vazgeçemez. Çünkü onun içinde bulunduğu ve kendisi için tarih kaleme aldığı şimdiki zaman’ı tanımlayan, bu kavramdır. Tarihselcilik, geçmişin “sonrasız” görüntüsünü çizerken, tarihsel maddeci salt o geçmişe ilişkin ve biriciklik niteliğini taşıyan bir deneyimi dile getirir. Tarihselciliğin umumhanesinde “bir zamanlar” adlı fahişeyle gününü gün etmeyi ise başkalarına bırakır. Sahip olduğu güçler üzerindeki egemenliğini korur: Tarihin sürekliliğini parçalayabilecek güçtedir.
XVI Tarihselciliğin varacağı doruk, yasası gereği, evrensel tarihtir. Materyalist tarihçilik, yöntem açısından belki de en belirgin olarak böyle bir tarihten ayrılır. Birincisinin kuramsal bir donanımı yoktur. Yöntemi, toplama yöntemidir: Bağdaşık ve boş zamanı doldurabilmek için olgular yığınını kullanır. Maddeci tarihçilik ise yapıcı bir ilkeyi temel alır. Düşünme eyleminin çerçevesinde yalnızca düşüncelerin akışı değil, ama durdurulması da vardır. Düşünme eylemi, gerilimlere doymuş bir konumda ansızın mola verdiğinde, bu konuma bir şok uygulamış olur ve bu sayede o konum, bir monad niteliğiyle belirginleşir. Tarihsel maddeci, tarihi bir konuya, o konu ancak karşısına bir monad olarak çıktığı noktada yaklaşır, Bu yapı içersinde, olayın Mesihçi bir tutumla durağan kılınmasının göstergesini saptar; başka deyişle, ezilen bir geçmiş adına sürdürülen kavga açısından devrimci bir fırsat görür. Bu fırsattan, belli bir dönemi tarihin bağdaşık akışından koparmak için yararlanır; böylece, dönemden belli bir yaşamı, bir yaşam boyunca oluşturulmuş yapıtların tümü arasından belli bir yapıtı koparıp almış olur. Yöntemin ürünü, yapıt içersinde bütün bir yaşam boyunca yaratılanların, bunlar içersinde belli bir çağın ve çağ içersinde de tarihin tüm akışının korunmasıdır. Tarihsel olarak kavrananın besleyici meyvesi, zamanı değerli, ama tadı bulunmayan bir tohum niteliğiyle içinde barındırır.
XVII Zamanımızın bir biyologu, şöyle demektedir: “Homo sapiens’in o acınası elli bin yılı, yeryüzündeki organik yaşamın tarihiyle karşılaştırıldığında, yirmi dört saatlik bir günün sonundaki iki saniye gibidir. Uygarlaşmış insanlığın tarihi bu ölçüte vurulduğunda, ancak son saatin son saniyesinin beşte birini dolduracaktır.” Mesihçi zamanın dev bir özeti olarak tüm insanlığın tarihini kapsayan şimdiki zaman, insanlığın tarihinin evrendeki yeriyle tamamen örtüşmektedir.
Ek A Tarihsellik, tarihin değişik anları arasında bir neden-sonuç bağlantısı kurmakla yetinir. Ama hiçbir olgu, bir neden olduğu için zorunlu olarak tarihsel olgu niteliğini de kazanmaz. Bu niteliği, olup bitişinin ardından, belki binlerce yıl sonra ortaya çıkan koşullar ve koşullar aracılığıyla kazanır. Bunu çıkış noktası yapan tarihçi, olaylar dizisini bir tespih gibi parmaklarının arasından kaydırmaktan vazgeçer. Kendi çağının geçmişteki son derece belirli bir çağla paylaştığı konumu kavrar. Böylece, içinde Mesihçi zamanın kırıntılarının bulunduğu bir şimdiki zaman kavramını “şimdinin zamanı” niteliğiyle oluşturur. B Zamana bağrında neler sakladığını soran kâhinler, hiç kuşkusuz zamanı ne bağdaşık, ne de boş olarak algılamışlardır. Bunu göz önünde tutan, belki anılarda geçmiş zamanın nasıl yaşandığı konusunda bir fikir edinebilir: Geçmiş zaman da tıpkı yukarıdaki gibi yaşanmıştır. Bilindiği üzere, Yahudiler için geleceği araştırmak yasaktı. Tora ve dua ise onlara anımsama konusun- da yol gösterir. Bu, Yahudiler’i geleceğin, kâhinlerden bilgi alanların da kendilerini kaptırmadıkları büyüsünden kurtarmıştır. Ama bu durum, Yahudiler için geleceği bağdaşık ve boş bir zamana dönüştürmemiştir. Çünkü bu gelecek içersinde her an, Mesih’in girebileceği küçük bir kapıdır.
Pasajlar- Walter Benjamin
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]